ELEŞTİRMEN RASİM ÖZDENÖREN
Said Yavuz
Yazar, bir kitabında eleştirmecinin değerinden söz açarken şunları söyler: “Yazarın değerini yazdığı yazıya bakarak ölçeriz. Eleştirmecinin değerini de beğendiği yazara bakarak. Bir bakıma, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim durumu...”(1) Bu yazının bulunduğu Yazı, İmge ve Gerçeklik kitabında yazıya dair kaleme aldığı eleştiri-denemelerinde 16 kez (evet saydım) Dostoyevski’nin adını ve ardından ikinci olarak da 10’a yakın yerde Faulkner’in adını anıyor. Sanırım bu, onun beğenisine dair bize bir ipucu veriyor. Ama konumuz bu değil.
Kendisiyle yapılan bir söyleşide(2), 18 yaşında kaleme alıp bir dergide yayımladığı Sanatı Düşünmek adlı yazısında, sanata, edebiyata bakış açısının oluştuğu, temel taşlara daha o zamanlar vardığı, bu yazının elli yıllık yazı hayatının bir çekirdeğini yansıttığı dile getirildikten sonra şöyle bir soru sorulur yazara: “Bir sanatçıdaki bu tutarlılık, bu çelişmezlik size de ürkütücü gelmiyor mu?” Rasim Özdenören’in bu soruya verdiği cevap bize hikaye ve denemelerinin niteliği hususunda çok önemli ipuçları veriyor. Bu uzun soru karşısında yazar şöyle der: “Bilmiyorum, normal değil mi?” Mizah mı var burada, saflık, yoksa mütevazilik mi? Hiçbiri değil. Tam da yazarın kendisi var bu cevapta. Ben burada Dostoyevski kahramanlarının soğukluğunu görüyorum. Sıcaklığını bahis konusu etmeyi o denli iğreti bulan bir karakter. Ama o soğukluk içinde dile gelmeyen bir hasbilik de hemen anında göze çarpmaz mı o roman kahramanlarında. Şu an ki konumuz bu da değil.
Yazdıklarından, cevaplarından yazarın ruhunun dehlizlerine uzanmak. Lakin bu yönünü konuşmayacağız. Bütün öykü uğraşıları dışında yazdıklarına baktığımızda yelpazesi geniş bir kalemle karşı karşıya bulunduğumuz açık. Biz burada edebiyat alanında oylumlu eleştirileri üzerinde durarak onun eleştirmen yönünü söz konusu edeceğiz. Onun eleştiri niteliğindeki yazılarına baktığımızda daha ziyade kişi eksenli bir eleştiri yerine fikir eksenli bir eleştiri biçimini benimsediğini görüyoruz. Eleştiri ahlakı günümüz dedikodu edebiyatının çok üstünde seyrediyor. Biz burada kimlerden yola çıkarak nelere değindiği hususuna bakmak istiyoruz. Hangi isimleri ciddiye aldığını ve kimlerle polemiğe girdiğini görmek. Böylece onun üslubundan öte bir yere varılmasını arzuladık. İsimler üzerine konuşmaktan bu kadar uzak duran bir yazarın damarına basıldığı noktalar nelerdir? Şunu belirtmek gerekir ki Rasim Beyin kıvrak yazı üslubu, misal ve mesellerle konuyu irdeleme tarzı, bu gibi yazılarında daha ayan beyandır. Yazarın hikaye kahramanlarında görülen soğukkanlılık, eleştiri yazılarında da göze çarpıyor. Cümleler haykırmıyor, öylesine yere basıyor ki, eleştirideki bu sessizlik ve vakar eleştirilene bir haykırı durumu bırakmıyor, onu kendi fikirleriyle boğuşacak duruma getirdiğinde ıslık çalarak oradan uzaklaşıyor. Değinmeden geçemeyeceğimiz şeylerden biri de bahis konusu edilen yazarın cevap verme, açıklama, söz söyleme ihtiyacı duyduğu konuların sadece bir kısmının burada zikredildiğidir.
Bir konuşmasında (oturum) (3) , mizaçların değişmezliği üzerine söylediklerine karşı Gerçek dergisinde Osman Selçuk’tan bir eleştiri gelir. Eleştirmen şöyle bir soru ile sürdürür eleştirisini: “Hz. Ömer’in kız çocuğunu diri diri gömme karakteri Müslüman olunca hangi kılıfa büründü?” ve ardından şunları söyler: “İnsanlarda çok köklü, inkılap niteliğinde değişimler olmaktadır.” Bunun üzerine Özdenören, Hz. Ömer’in kurulu düzene bağlılığı nedeniyle bu işi yaptığını, bunun bir canilik olmadığını, çünkü cinayet kastıyla bu fiilin gerçekleşmediğini, toplumsal bir zorunlulukla işlendiğini ifade ederek cevap verir bu yargıya. “Kafasında dine dair şüphe olduğunu izhar eden Ebu Süfyan’ın boynunu vurmak için ruhsat isteyen Ömer’le, cahiliye döneminde Allah Rasülü’nün boynunu vurmak isteyen aynı Ömer’dir.” Mizaçların değişik kültür ortamlarına göre değişmediğini ancak değişik kültür ortamlarının aynı mizaçlara değişik davranış biçimleri kazandırdığını ifade ediyor. (Bu örneğinin bir benzerini İsmet Özel, Kırk Hadis kitabında yine bu konu üzerinde bir hadisi açıklarken kullanmıştır.) (4)
Rasim Özdenören’in en çok konuşulan eleştirisi Cemil Meriç’e yönelttikleridir. Meriç, Gerçek dergisinde yayımlanan bir konuşmasında insan tabiatını işleyen psikoloji vb. ilimlerin geliştikten sonra romanın da sahasını kaybedeceğini ve öleceğini ilan eder. İlan eder diyoruz çünkü onun üslubu bir ilandır. Bunun üzerine Özdenören, ‘romanın insan tabiatını incelemek gibi bir fonksiyonu bulunmadığın, sadece insan tabiatını sergilediğini’ söyler. Böylece romanın uğraşacağı alanın ortadan kalkması diye bir şey olamayacağını sarih bir şekilde dile getirir. Rasim beyin buradaki üslubu okurlarının hiç de alışık olmadığı türdendir. Cemil Meriç’in iddia ettiği şeylerin ne denli temelsiz olduğunu ifade ederken daha alaysı bir dil kullanır. “Roman, sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu, psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alır” savı karşısında da artık dayanamaz: “ Bu da, teyzemin sakalı olsa idi dayım olurdu türünden bir mantık.” Romanın o alanları işgal ettiğini düşünen yazara karşı haklı olarak tersini niçin düşünmediğini sorar. Romanı hafifseyip sedire uzanarak, sigara ya da kahve içerek okunan bir tür olarak gören Meriç’e karşı, sigara içmediği halde roman okuyan bulunduğunu, böylelerini tanıdığını, tasvir edilen pozisyonda sosyoloji, tarih gibi bilimlerin de okunmasının yasak olmadığını iğneleyici bir dille anlatır. 10 bölümden oluşan yazı 1979’da yayımlanır. Daha sonra alındığı Ruhun Malzemeleri kitabına yazının hemen akabine Üzüldüm, Cemil Meriç’i Kırmışım başlıkla bir şerh düşme ihtiyacı duyar Rasim Bey, Jurnal 2’de karşılaştığı bir sitem cümlesinden hareketle. Üstattan gizli bir iş yapmadıkları halde sadece kendi görüşlerini bildirmiş olmalarından üstadın habersiz olmasına üzüldüğünü beyan eden dip notta, romanla ilgili Kırkambar’da eleştiriye konu olan bölümlerin bulunmadığını ancak bunların Gerçek Dergisinde yayımlandığını söyler. Ve eleştiri sonrasında da Cemil Meriç’ten böyle bir konuşmayı yalanlayan herhangi bir bilgi gelmediğini izah eder. Cemil Meriç’in iltifata bu kadar susuz olduğunu bilemediğini, üzüleceğini bilseydi kesinlikle böyle bir yazıyı yazmayacağını da ilave eder. Onun kültür tarihimizdeki haklı yerini teslim eden Özdenören, roman hakkındaki kanaatlerini aynen koruduğunu lakin Kırkambar’daki Cemil Meriç’ in de aynı görüşleri taşıdığını yazar. (5)
Yazarın yüklendiği isimlerden biri de Enis Batur. Oluşum dergisinde yayınlanan Kıvılcım başlıklı bir yazısına karşı. Avrupa yazınlarının ciddi bir değişime uğradığını ve bunların öykünün ölüm duyurusunu yayınladıklarını söyleyen Batur, Tanzimat döneminden sonra geniş ölçüde batı yazınlarının dümen suyuna giren Türk yazınında aynı başkalaşım görülmedi, diyor. Yazıyı baştan sona muğlaklıkla suçlayan Rasim Özdenören, “Batı, kendi doğal evrimini tamamlarken Türk toplumu zorlama bir değişimin içine itilmiştir. Yani Türk toplumu batı ile özdeş sorunlara sahip değil ki aynı başkalaşımı geçirmesi beklensin.” şeklinde cevap veriyor Batur’a. Batur’un ‘1950- 60 arası şiirinin hikayenin olanaklarından yararlandı’ iddiasını da doğru bulmuyor. Şiirin o dönemki çıkışını ( İkinci Yeni Şiiri) hikaye ile açıklamanın yanlışlığını vurguluyor. Rasim Bey aksine hikayede görülen başkalaşımın İkinci Yeninin getirdiği hava ile oluştuğunu söylüyor. Bir temellendirmeden yoksun diye nitelediği yazıda kendisinin beslendiği isimleri veren Batur’a, onlardan hiç etkilenmediğini, onlarla yollarının ayrı olduğunu ifade ediyor. Hikaye üstüne başlıklı yazısını da Batur’un sarih olmasını dileyerek bitiriyor. (6)
Müslümanlara sağ diyen bir eleştirmene karşı: (Yazko Edebiyat, Kör Dövüşü, Hasan Bülent Kahraman) “Bu deyimlere batının kullandığı anlamı ve içeriği yüklüyor. Böylece, Müslümanları da rahatlıkla sağ dediği kesimin içine sokuveriyor. Ona göre sağ dünü savunmaktır, sol yarını savunmak... oysa Müslümanlar, bu anlamda sağın da solun da dışındadırlar. Onlar için anlamlı olan deyimler, kafir ve mümin deyimleridir.” Kahraman’ın İslamcı edebiyat ile ilgili değerlendirmelerini eleştiren Özdenören, yargısında ideolojik faktörün rol oynadığını ifade ediyor. Mavera ekibinin öyküleri için, yavan, kuru, kunt tanımlamalarını kullanan Kahraman’a karşı bunun kendi kafasındaki fanteziler olduğu eleştirisini getiriyor Özdenören: “Bizim hakkımızda kafasında oluşturduğu bazı fantezilere dayanarak, üstelik bizim yorumlama yetisinden yoksun olduğumuzu belirten kınayıcı bir ön yargı ile bakmış bize.” Kendileri için gelenekçi tabirini kullanan yazara karşı söyledikleri genel anlamda Türkiye’de gelenekçilik kavramına dair kesinlikle düşülmemesi gereken bir tuzağı bozar niteliktedir: “Bizim gelenek anlayışımızın Batı’da kullanılan anlamdan farklı olduğunu söylemiştim. Batıda gelenekçilik, öteki yüzüyle bakıldığında tutuculukla eş anlamlıdır. Giderek “konformizme” dönüşen, statükocu bir anlayışı belirler. Oysa biz konformizmi de, statükoculuğu da, ‘reactionism’i de bütünüyle ve kökten reddediyoruz.” Solun yarını savunduğunu söylediği Kahraman’a yazarımızın tepkisi serttir. Solun yarını savunmasının sanıldığı gibi ilerici bir tutumdan kaynaklanmadığını aksine ütopik bünyesinden kaynaklandığını söyleyen Özdenören, gerçeklerin bütünüyle dışında yer alan solun çaresizlik içinde muhayyel bir yarına sarılmaktan başka yol bulamadığını dile getiriyor. (7)
R. Özdenören’in en kıvrak eleştirilerinin belki de en başında Ücük Devrimi Üzerine başlıklı yazısı gelir. Kültür bakanlığının yayın organı olan Ulusal Kültür dergisinin Harf devrimini ele aldığı sayısını ince ve küçümseyici bir dille eleştirir. Eski Türkçe’den alınan ve o dergide böylece kullanılan ve harf anlamına gelen ücük kelimesini çok sevdiğini söyler. Ve yazı boyunca da harf yerine ücük kelimesini kullanır. Yazarın daha sonra yazdıkları arasında harf yerine ücük kelimesini kullandığını görmedik. Burada yazar, Azra Erhat’ın ‘ücük devriminin kökeninde çoğulcu demokrasi yatar’ görüşünü irdeliyor. Çinliler, Japonlar ve Arapların ücüğünü değiştirmedikleri için çoğulcu demokrasiye geçemediklerini iddia ediyor Erhat. Rasim Beyin hiçbir şey katmadan bunları direk alıntılamasında da bir hinlik var tabi. Bunlar hiç eklemesiz kendi başına da komik şeyler de ondan. İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar ücük devrimini yapmadıkları halde çoğulcu demokrasiye geçmişlermiş çünkü onlar bu savın dışında yer alıyorlarmış. İstisnalar kaideyi bozmadığı için Erhat’ın bu görüşü yine de yerinde imiş. Ne istisna! Dergiden Rasim Bey oklarına hedef olan diğer kişi Eser Gürson. Çok yahşi (ifade R.Ö’nün) temeller üzerine bina ettiği yazısında ücük devriminin gerekçelerini şöyle sırlamış: “1. Ülkede okuma yazmanın kolaylaştırılması. 2. Türk diline kişiliğini kazandırmak. 3. Doğulu kültürlerle diyalogu kesmek.” R. Özdenören bilimsel kapasitesinin çok düşük olduğunu söyleyerek bunca şeye cevap veremeyeceğini belirtiyor. “Gürson, ilkokulda okuduklarını hiç unutmamış anlaşılan” diye de eklemeden edemiyor. Nasıl etsin ki! “Velhasıl çok istifadeli şeyler var bu Ulusal Kültür dergisinde. Okudukça insanın kültürü artıyor ve de kafası çalışmaya başlıyor.” (8)
Rasim beyin eleştirilerinden meşhur edebiyat profesörü Mehmet Kaplan da nasibini almıştır. Kaplan Şiir Tahlilleri isimli hacimli kitabında erdem Bayazıt’ın Güneşçağ Savaşçıları başlıklı şiirini tenkit etmiş ve şairini Yunusların, Mevlanaların yoluna ihanet etmekle suçlamıştı. Rasim Bey’in Erdem Bayazıt yerine kendisinin bu eleştiriye karşılık vermesi de onun dergicilik ve koro anlayışını bir bakıma yansıtır niteliktedir. Akif İnan’ın İslam sanatçısının her yazdığının islami sayılması gereğini yansıtan görüşlerine karşı geldiği yazısında (“Farz edelim ki eser sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz, o zaman eserin İslami mi değil mi olduğunu nasıl anlayacağız?” aynı konuya Köpekçe Düşünceler’e aldığı bir yazısında da değinir (9). Bu kez karşısında Orhan Okay da vardır.) toplumsal ve siyasal şartlara bakışın değiştiğini bu yüzden Erdem Bayazıt’ın divan edebiyatı bakış açısıyla olaylara bakmasının mümkün olmadığını, mevcut şartlara, dünyanın hali hazır gidişatlarına karşı müslümanca tavrını Kaplan’ın anlayamadığını, Marksistlerin tutumuyla Bayazıt’ın tutumunu karıştırdığını yazar. “ Ona, geçmiş çağların müslüman sanatçısı böyle yapıyordu, sen de böyle yapmalısın demek, çağından kaçmayı öğütlemekten başka ne anlama gelir.” (10)
Edebiyatın milli şefi Nurullah Ataç’ın eleştirmenliği üzerine de kalem oynatan Rasim Özdenören onun yazdıklarının deneme veya söyleşi türüne girebileceğini, eleştiri için temellendirme ve kıstastan yoksun olduğunu örneklerle izah ediyor. Ataç’ın beğendim ya da beğenmedim ifadelerinin keyfi bir tutumun göstergesi olduğunu, bir şiir eleştirisinde ölçütün hiçbir zaman insanın için açması ya da açmaması olamayacağını vurguladığı yazısını Peyami Safa’nın, “tenkide ait eserleri, şahıslar ve metinler üzerinde monografileri, sistematik olmasa bile mütecanis fikirleri olmayan bir muharrire eleştirmeci sıfatı verilemez.” yargısı ile sürdüren yazar, Ataç’ın değerlendirmelerinde nesnel ölçütler kullanmadığı için bir eleştirmenden beklenilen hususiyetleri de barındırmadığını ortaya koyuyor. (11)
‘Şiirin mantığı ile gerçek dünyanın mantığı karıştırıldığında doğacak vahim ve gülünç hataları’ irdeleyen yazısında ise Rasim Bey, o günlerin önemli eleştirmeni Hüseyin Cöntürk’e yükleniyor. 1960’lı yıllarda yazdığı bir yazıda Sezai Karakoç’un Sesler şiirindeki “aslanların ağlaması” ifadesini eleştirerek aslanların ağlayamayacağını dile getiren Cöntürk’ e karşı Necip Fazıl’ın başından geçmiş bir hadise ile cevap verir. Necip Fazıl’a Serseri adlı şiiri nedeniyle, şiirde kendi kendisini serserilikle itham ettiği için İnönü’nün avukatı tarafından dava açılmış. Buradan hareketle yazarımız şunları söylüyor. “Halbuki sanat eserinde dile getirilmiş olgular, nesnel karşılığını kendi reel dünyamızda değil, fakat imgelem dünyamızda araştırmak anlam taşıyacaktır. Yoksa buna benzer vahim ve gülünç hadiseler yaşanacaktır” (12)
Yazarın Ruhun Malzemeleri’nin ikinci baskısına yazdığı önsözde şöyle bir ifade var: “Genç arkadaşlarla ilgili eleştiriler de bu kitap da yer almalıydı, fakat yazık ki onları yazmayı aklımdan geçirmiş olmama rağmen fırsat bulup yazamadım.” Gerçekten isimler üzerine konuşmakta bu kadar ketum olan bir yazarın son dönem şiiri ve hikayesi ile ilgili daha çok değiniler, eleştiriler yazmasının büyük bir toz bulutunun kapladığı edebiyatımızı daha görünür kılacağında kuşku yok. Mesela, yeni öykücülerle ilgili tek tek, seksen sonrası şiirle ilgili neler düşündüğünü, şiir ödüllerinin geldiği noktayı, şiirin geri çekilip çekilmediğini, çekilmişse nereye çekildiğini anlatmasını istemek, bizim hakkımızdır sanıyorum. Romanlardaki patlamayı, dergilerdeki bu curcunayı, Müslüman kesimdeki gruplaşma eğilimini nasıl yorumluyor? Üç mektep dergisinde de çok aktif rol almış bir yazar olarak günümüz dergilerinde görülmeyen bu durumu nasıl açıklıyor? Bunun yol açtığı tahribat nedir? Kimlere niçin ümit besliyor? Kardeşi gibi o da bir dergide gençlere yön verici okumalar yapmayı düşünmüyor mu?
Dipnotlar
1. Eleştirmecinin Değeri, sf 180, Yazı, İmge ve Gerçeklik.
2. Kaşgar, Sayı 20, Rasim Özdenörenle söyleşi, C. Karal, Ö. Erdem
3. 4 Şubat 1979, Türkiye Yazarlar Birliği, Çarpılmışlar öykü kitabı üzerine oturum.
4. Eskimo Niçin Böyle Yapar, sf 123, Ruhun Malzemeleri
5. Roman Ne Zaman Ölür, sf 127, Ruhun Malzemeleri
6. Hikâye üstüne, sf 156, Ruhun Malzemeleri
7. Niçin Kör Dövüşü, sf 238, Ruhun Malzemeleri
8. Ücük Devrimi Üzerine, sf 259, Ruhun Malzemeleri
9. Bir Edebiyatın Kimliğini Belirlemek, sf 65, Köpekçe Düşünceler
10. Malzemelerin Ruhu, sf 39, Ruhun Malzemeleri
11. Eleştirmeciden Beklenen, sf 83, Köpekçe Düşünceler
12. Aslanlar Ağlar mı, sf 106, Ruhun Malzemeleri

0 yorum yazılmıştır