"KENDİ NİŞANIMA GİDEMEDİM"

 

Söyleşi: Mahmut Bıyıklı

 

Yazarlığının 50. Yılını Kutlayan Usta Yazar Rasim ÖZDENÖREN ve  muhterem eşi Ayşe ÖZDENÖREN’le Evliliklerini Mutluluklarını, Hayata Dair Uzun Yürüyüşlerini Konuştuk:

 

Evliliğiniz nasıl oldu? Nasıl tanıştınız efendim? Kimler vesile oldu?


Biz görücü usulü evlendik. Uzaktan akrabamızdı zaten Ayşe Hanım. Rahmetli annem Maraş’ta böyle bir ailenin varlığından bahsetti. Memleketteki akrabalarımız aracı kıldık. Görücü usulü dedik ama görmeye bile lüzum hissetmek istemedik. Benim aklıma bir fikir geldi. Bizim birader Alaaddin lisede öğretmendi. Ona, okulda onu görsem olur mu? dedim. O da oranın nöbetçi öğretmeni benim arkadaşım, gidelim, görüşelim dedi. Çağırırız kızı bir şekilde görürsün. Öyle ayaküstü görüşme oldu. Doğrusu kız nasıl görülür, nesine dikkat edilir bildiğim yok, ama şundan kesin eminim hadisi şerifi hatırlıyorum:’Bir kız üç şey için alınır: serveti için, güzelliği için, dini için. ‘Biz dini için tercih edenlerdeniz. Bunu hep aklımda tuttum. Ailede zaten yabancı bir aile değil, tanıdık. Öyle yarım yamalak görmeyle tercih ettik.


Evlendiğinizde kaç yaşındaydınız?


Ben bayağı kartlaşmıştım. 1969’da ben 29 yaşındaydım. Hanım o tarihte küçüktü, 1955 doğumlu 14 yaşında oluyor.


İlk gördüğünüzde neler hissettiniz? O an içinizde bir ışık görüp tamam bu benim kısmetim dediniz mi?


Yani ışık mışık hiçbir şey doğmadı. Ne ışık ne de moda tabirle elektriklenme olmadı. Biz sadece hadisi şerifin bize tavsiye ettiği istikamette karar verdik ve icra ettik.


Hadisi şerife uyarak mutluluğa kavuştunuz.


Hamd olsun yani hayatımın her döneminde Hamd edecek bir evliliğimiz oldu. Tabi ki aile içi ufak tefek tartışmalar, kavgalar gürültüler oldu ama benim kanaatim en asgari düzeydeydi. Bu da bir anlamda evliliğin güzellikleri...


Ayşe Hanım, siz ne hissettiniz Rasim Bey’i görünce?


AÖ:Bende bir şey hissetmedim. Evliliği düşünmüyordum. Okumayı istiyordum. Kısmet işte…


Bir yazarın eşi olmanın size yükleri oldu mu? Bir yazarla evli olmak nasıl bir duygu, ne gibi güzellikleri ve zorlukları var?


AÖ:Zorlukları zaman olarak yazıya daha çok vakit ayırması gerekiyor. Biz de aile olarak ondan evin bazı sorumluluklarını alıyoruz. O da o sorumluluklarla meşgul olacağına yazıyla edebiyatla meşgul oluyor. Onu almadığımız zaman hayatı zorlaşır. Tabi ki bir yazarla evli olmanın güzel yanları da var. Hamdolsun bize güzel bakmayı güzel görmeyi nasip etti rabbim.


Bazı yazarların eşleri, eşlerini yazdıkları kitaplardan kıskanıyorlar. Sizinde öyle Rasim Bey’e kitapları bırak, pikniğe gidelim, alışverişe gidelim, gezelim dediğiniz anlar olur mu?


AÖ:Yok olmadı. Kendisine de sorabilirsiniz. Öyle bir şey olmadı.


Üstadım, Ayşe Hanım size bırak okumayı yazmayı gezmelere gideceğiz deseydi ne yapardınız.


(Gülerek)Bir süre direndi ama bizim direnişimiz daha baskın oldu her halde.


İlk çocuğunuz ne zaman oldu, neler hissettiniz.


1969 nişanlandık. Ben 29, Ayşe Hanım 14 yaşındaydı. Fakat benim yurt dışı görevim vardı. İki yıl yurt dışında kaldım. 1971 yılında Türkiye’ye geldim. Dolayısıyla evlilik biraz gecikti. Aslında isabetli de oldu. 73 yılında ilk çocuk dünyaya geldi. O zaman da ben askerdeydim. Bursa’da Yedek subay okulundaydım. Bana izin vermediler. O dönemde ne doğuma gelebildim ne de çocuğu görmeye. Ben kırk günlükken gördüm oğlumu. Şubat ayında doğdu. Mart başlarında da kıta hizmetlerine gidiyoruz. Şırnak’a çıkmıştı, asli görevimiz. O arada Maraş’a uğrayıp göreve gittik. Ömer Ümran’ı ilk defa görmüş olduk.


Ömer Ümran ismini kim verdi?


Aslında ben Erkam olmasını istiyordum. Hz Erkam’a izafeten ama askerdeki arkadaşlar dedi ki bu isim Erkam olmaktan çıkar Erkan’a dönüşür. O zaman öngörmediğimiz isim ortaya çıkıyordu. Bu da benim aklıma yattı. Ömer adını Nuri Pakdil söylemişti. Onun hatırına öyle dedik. Sonra dayımın hanımı da Ümran ismini çok sevdiğini söyledi. Öbür ismi de Ümran oldu.


Ayşe Hanım, Çocuk olduktan sonra ailede ne değişimler oldu? Muhabbet nasıl oldu?


AÖ:Yani öyle bir dönemdi ki asker yolu bekliyorduk. Daha çok Rasim Bey için zordu herhalde o dönem şubede askerlik yapıyordu. Ben çocukla haşır neşir olarak asker yolu bekledim.


Daha sonra kaç çocuğunuz oldu?


1.5 yıl sonra bir çocuğumuz daha oldu. Onun adı da Merve. Adını Ayşe Hanımın babası koydu. O tarihte Merve ismi bir tek Peyami Safa’nın oğlunda vardı. Soyadı Safa olunca adını Merve koydu. Bizim kızın Merve olma nedeni hacı dedesinin rüyasında Merve adını görmesiydi.


Nuri Pakdil düğününüze geldi mi?


Gelmedi. Çünkü düğün olmadı. Maraş’ta şerbet içilir, söz kesilirdi. Söz kesme diye bir şey yapıldı. Söz kesme mayıs ayının sonundaydı. Ağustosta nişanım oldu. Nişan benim gıyabımda yapıldı. Benim annem babam gittiler, yüzüğü taktılar. Ben memuriyetten izin alamadım. Kendi nişanıma da gidemedim. Onlar bana nişan yüzüğü getirdi. Ben Ayşe Hanımı doğru dürüst görmeden birkaç ay sonra yurt dışına, Amerika’ya gittim. İki sene orada kaldım.


Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır derler, bu söze inanıyor musunuz?


Ayşe Hanım çok fedakâr bir insan. Feragat sahibi. Kendi sağlığından önce, bizim sağlımızı dert edinen fedakar bir hanımefendi. Sırf benim için değil, komşular, akrabalar, annesi babası içinde aynı fedakârlığı gösterir. Bizim ev Ankara’da ama Maraş’tan gelen misafirlerle dolar, taşar. Bunların çoğu hastane ziyaretçileridir. Senenin dörtte biri bu tür hasta bakımıyla geçer. Onların hastaneye yatırılması, gelinip gidilmesi, ziyaret edilmesi.Ben telefonla gerekli irtibatları kurarım Ayşe Hanım da onların bakımıyla ilgilenir. Onlara refakat etmek de Ayşe hanıma düşer. Sırf benim için katlandığı fedakarlığı söylemeye gerek yok zaten. Başkaları için böyle fedakarlığı olan birinin kendi aile efradına yaptığı fedakarlığı daha fazla olur tabi ki


Ayşe Hanım ben daha önce de duydum çok misafiriniz olduğunu. Hiç şikayet etmediniz mi, bu kadar misafirleri nasıl ağırlayacağım diye?


AÖ:Yok ben hiç şikayet etmedim. Misafirleri çok severim. Evin bereketinin arttığına inanırım. Onları ağırlamaktan büyük keyif alırım. Misafirlerle aramızda öyle bir sevgi bağı oluşuyor ki misafir gidince ev bomboş, ıssız kalıyor gibi oluyor.


Misafiri nasıl ağırlarsınız?


AÖ:Elimizden geldiğince, gönlümüzce rahat ettirmeye çalışıyoruz. İnşaallah onlarda onlarda bizden razı olmuşlardır.


Bugün usta bir yazar olmanızda Ayşe Hanımın katkıları neler oldu?


Tabi öyle bir ortam hazırlamasaydı, bizde böyle rahat edemezdik. Evlenmeden önce yazılarımızı kahvehanede yazardık. Aşağı yukarı 30 yıl önce başladık. 15-16 yaşında yazmaya başladım. Lise dönemini bir kenara bırakırsak yıllarca kahve müdavimi olduk. Gerçi ben ondan da şikayetçi değilim de . O da bir tür alışkanlık getiriyor. Kalabalık, gürültü, bir hengâme getiriyor ama beni fazla ırgalamaz. Yazmaya başlayınca dünyayla irtibatım kesilir. Kendimi fanusun içine konmuş gibi hissederim. Kahvehaneden kurtulma nedenim Ayşe Hanımdır. Gerçi evlenince de ev dışı hayatımda devam etti.. Mavera Dergisindeki çalışmam olsun arkadaş çalışmalarım olsun bunlar uzun yıllar devam ettiği için bizim gecemiz gündüzümüz birbirine karışmıştı. Tabiri caizse içmeden sarhoş gezen insanlar gibiydik. Bu edebiyat dergisi çıkardığımız sıralarda böyleydi. Mavera dergisini çıkartmaya başladığımız zamanda bu gece hayatı bazen dışarıda bazen ev içinde devam etti. Böyle sabahlara kadar çalıştığımı biliyorum. İş üreterek geçirdik. Evimiz bir nevi büro şeklindeydi. Şimdi de öyledir.


O zamanlar Nuri Pakdil yönlendirmez miydi? Hadi Rasim evine git, evinde bekleyen var, diye.


O tam tersine eve gitmemizi arzu etmezdi. Bizde onu kırmak istemezdik. Bizler edebiyat dergisi tatile girdikten sonra bir süre evde kaldık. Biz evimizin olduğunu o zaman anladık, evli olduğumuzun bilincine vardık. 76 yılında edebiyat dergisi tatile girdi. Ondan sonra 76’nın aralık ayında Mavera dergisiyle beraber bizim hem dışarı hem ev hayatı beraber yürüdü. Gide gide zamanla evcilleşmeye başladım. Şimdi de işte tam tersine döndü evden dışarı çıkmaz olduk.


Evden dışarı çıkmama nedeniniz torunlardan dolayı mı yoksa eski çevrenin kaybolmasından dolayı mı?


Çeşitli faktörler var. Alaaddin Ankara’dan ayrıldı, Balıkesir’e gitti. Balıkesir bizim için gurbetti.Çok ayrı bir hikayesi var. O oraya gitti rahmetli oldu. Akif 2000 yılında rahmetli oldu. Erdem Beyazıt Ankara’ya yerleşti. Nuri Pakdil dergiyi kapattı, kendi posasına çekildi. Dolayısıyla benim Ankara’da bu yazı çiziyle ilgili irtibat kurduğumuz arkadaşlarımızın tamamı bir biçimde ortadan çekilmiş oldular. Yeni Şafak gazetesinde 1995’ten bu yana orayla bir irtibatımız var. Oraya da yazılarımızı faksla göndermek istemiyorduk. Çünkü haftada 1-2 defa gazetenin bürosuna uğrama imkanımız oluyordu, bilgisayarla aramız yoktu. Bir şekilde bilgisayarla tanıştık. Ondan sonra gazeteye uğramayı çok istememe rağmen 3-4 yıldan bu yana oraya da uğrayamaz olduk. Yazıyı maille gönderiyoruz. Yeni Dünya dergisine de yazılarımızı faksla gönderiyorduk ama şimdi iletişimi internetle hallediyoruz. Bu arada bazı hastalıklar geçirdim. Doktorumuz belin ağrıdığında hemen yatağına sırtüstü uzan dedi. Ağrı geçinceye kadar istirahat et diye tavsiyede bulundu. Evimiz geniş bir ev sayılmaz. Normal bir apartman dairesi, salonda kitaplar var, dolayısıyla hanımın kendi misafirlerini ağırlayacağı yer çok dar. Bizde oraya gitsek alan iyice daralacak, kaldı ki demin söylediğim sebepten dolayı bize bir yatak kenarında çalışma ortamını tavsiye etmişti. Yattığımız odayı çalışma odası haline getirdik. Yatak filan kitap dolu. Yattığımız oda da yazıyorum. Bilgisayarın etrafı, yatağın etrafı, kitap duvarı halinde. Hanım yatak odasına bir kitap rafı almıştı. 5-6 gözlü. oralar kitap doldu velhasıl oda da kıpırdayacak yer kalmadı.


Ayşe Hanım bu kadar kitap ne işe yarayacak dediğiniz oluyor mu? Birazını atsak ya da bir kütüphaneye versek dediğiniz oluyor mu?


AÖ:Yani bazen daralınca, zaman zaman söylüyorum. Ben kendi açımdan bakmıyorum da. Rasim Bey’e sıkıntı vermesin diye söylüyorum. İşe yarar yaramaz açısından, istediği gibi gönlüne göre bir çalışma ortamı olsun diye söylüyorum.


Rasim Bey’in hangi kitaplarını okudunuz?


AÖ:Ben çok kitap okumam. Daha çok Kuran-ı Kerim okurum.Yasin-i Şerif okurum.Gelip gidenimiz çok olduğu için ancak onlarla ilgileniyorum. O yüzden kitaplara ayırmaya pak vaktim kalmıyor. Rasim Beyin kitaplarını değil de yazılarını okuyorum. Dergi ve gazetede yazı çıkınca bakarım okurum.


Rasim Bey hangi yemekleri sever, yemekleri ayırt eder mi?


AÖ:Et yemeğini sever, damak zevki gayet iyi.


Siz yemekleri kendi zevkinizle mi yoksa Rasim Hocanın zevkine göre mi yaparsınız?


AÖ:Ona göre yapıyorum.


Yazılarınızı yazarken Ayşe Hanımın görüşünü alır mısınız?


Ayşe Hanım Benim ne yazdığımı bilmez, benim için o bir şans yani. Ben yazı yazarken yazılarımın birileri tarafından okunduğunu bilirsem rahatsız olurum.Yayımlandıktan sonra okunabilir.Hatta gıyabımda okunsa bile beni çok rahatsız eder. Yanımda bahsedilmesi, yazdığımın bilinmesi beni rahatsız eder. Ayşe Hanım daha çok Kuran-ı Kerim, dua kitapları okur. Her zaman hatim okumak üzere K. Kerim olur elinde. Sabahleyin namazdan sonra ben çoğu zaman yatarım ama Ayşe Hanım kendi kitaplarını okumaya devam eder.


Bazen kitap okurken yazı yazarken dolup da Ayşe Hanıma yazıları okuma isteğiniz oldu mu?


Onu fiziksel değil de manen yaparım. Şurası iyi olmuş mu diye sorarım. Cevabı da hayalen alırım.


Evlikten sonra Ayşe Hanım’a hiç şiir okudunuz mu? Öykü ithaf ettiğiniz oldu mu?


Şimdi açıktan açığa söyleme lüzumu da olmuyor açıkcası. Biz çoğu zaman sizinle konuştuğuz şeyleri de birbirimize söylemeyiz. Söylemeden anlarız. Yeniden dile getirmeye gerek yok. Belki güzel bir şeydir ama onda da bende de utangaçlık var.


Rasim Bey sinirli olduğunda ne yaparsınız? Nasıl yatıştırırsınız?


AÖ:Prensip olarak o sinirli olunca hiç konuşmam. Cevap vermem genellikle. Zaten 5 dakika sonra siniri geçer.


Rasim Bey siz ne yaparsınız?


Onun bağırıp çağırmasına ses çıkartmam. Böylece kavga gürültü olmaz. Eskiden 1-2 gün söz orucu tuttuğumuz olurdu.


Peki bugünkü evlilere ne tavsiye edersiniz.


Sabır ve şükür tavsiye diyorum. Senin ona saygın onun da sana saygısı olduktan sonra bu iş yoluna giriyor.


Hocam siz ne tavsiye edersiniz?


Ben şunu tavsiye ederim. Eşler kendi aralarında olan problemleri, mutlaka kendi aralarında çözmeli. Anne baba dahil kardeşe bile hiç kimseye söylememeli. Kendi aralarında çözmeli. Problemin dışarı aksettirilmesi çözüme değil çözülmez hale getiriyor.


Sizin çocukların evliliği de mi sizin ki gibi oldu?


Bizim gelinimiz yok. Kızımız da görücü usulü evlendi. İnşallah gelin de nasip olur, hayırlısıyla.

 

Torun sevgisiyle evlat sevgisi farklı diyorlar. Torun evlattan daha sevimli geliyor insana deniliyor. Sizce de öyle mi?


Bana göre farklı değil. Çocuk doğduğunda baba hızlıdır. Tam çalışma dönemidir. Çocuğu tam sevemiyor. Ama torun oluca vakit çok olunca sevdiği tam yansıtıyor. Acaba ondan mıdır? Böyle şeyleri bende işitiyorum. Yalnız bende öyle değil. Ama ben çocuklarımın karşısında torunlarımı gördüğümde çıkardığım hiçbir dilde karşılığı olmayan sesleri çıkarmadım.


Hangi oyunları oynuyorsunuz?


Öyle belli oyunlarımız yok. Onlar beni kendi icat ettikleri oyunlara katarlarsa katılıyorum. Yoksa meşguliyetim bana yetiyor. Oynamaya fırsat olmuyor. Mesela Ahmet evin içinde koşuşturmaca oynamak ister. Omzuma binmek ister. Fakat omuzum çok dayanıklı değil o tür beden faaliyeti gerektiren oyunlara çok yaklaşmam. Belli kilodan fazlasını taşıyamam dolayısıyla onları ayakta taşıyamam. Otururken kucağıma alıyorum bu da onları sıkıyor. Hareketsiz durmak sıkıyor onları.


Siz uzak bir yere gittiğinizde ya da gurbette iken en çok neyi özlersiniz?


Çalışma mekânımı özlerim.


Günde ne kadar çalışırsınız? Hangi saatlerde yazmayı seversiniz?


16 saati buluyor. Yazmanın saati yok benim için. Aklıma geldiği zaman yazarım. Gecesi gündüzü yok bunun.


Siz yazıyı yazıp masaya bıraktınız ve Ayşe Hanım yazıyı okudu ve beğenmedi ne yaparsınız?


Yeniden yazarım.


Ayşe Hanımı iki kelimeyle anlatın desem hangi kelimeleri kullanırsınız?


Cömert ve fedakâr


Ayşe Hanım siz Rasim Bey’i hangi kelimelerle anlatırsınız?


AÖ:Kendisi de çok cömert çok fedakâr ve yufka yürekli saygın bir insan.


Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim.


Biz de size teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dileriz.

 

[Yeni Dünya dergisi Aralık 2006]

Yorum (3) Yorum yaz!

ELEŞTİRMEN RASİM ÖZDENÖREN

 

Said Yavuz

 

Yazar, bir kitabında eleştirmecinin değerinden söz açarken şunları söyler: “Yazarın değerini yazdığı yazıya bakarak ölçeriz. Eleştirmecinin değerini de beğendiği yazara bakarak. Bir bakıma, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim durumu...”(1) Bu yazının bulunduğu Yazı, İmge ve Gerçeklik kitabında yazıya dair kaleme aldığı eleştiri-denemelerinde 16 kez (evet saydım) Dostoyevski’nin adını ve ardından ikinci olarak da 10’a yakın yerde Faulkner’in adını anıyor. Sanırım bu, onun beğenisine dair bize bir ipucu veriyor.  Ama konumuz bu değil.


Kendisiyle yapılan bir söyleşide(2), 18 yaşında kaleme alıp bir dergide yayımladığı Sanatı Düşünmek adlı yazısında, sanata, edebiyata bakış açısının oluştuğu, temel taşlara daha o zamanlar vardığı, bu yazının elli yıllık yazı hayatının bir çekirdeğini yansıttığı dile getirildikten sonra şöyle bir soru sorulur yazara: “Bir sanatçıdaki bu tutarlılık, bu çelişmezlik size de ürkütücü gelmiyor mu?” Rasim Özdenören’in bu soruya verdiği cevap bize hikaye ve denemelerinin niteliği hususunda çok önemli ipuçları veriyor. Bu uzun soru karşısında yazar şöyle der: “Bilmiyorum, normal değil mi?” Mizah mı var burada, saflık, yoksa mütevazilik mi? Hiçbiri değil. Tam da yazarın kendisi var bu cevapta. Ben burada Dostoyevski kahramanlarının soğukluğunu görüyorum. Sıcaklığını bahis konusu etmeyi o denli iğreti bulan bir karakter. Ama o soğukluk içinde dile gelmeyen bir hasbilik de hemen anında göze çarpmaz mı o roman kahramanlarında. Şu an ki konumuz bu da değil.


Yazdıklarından, cevaplarından yazarın ruhunun dehlizlerine uzanmak. Lakin bu yönünü konuşmayacağız. Bütün öykü uğraşıları dışında yazdıklarına baktığımızda yelpazesi geniş bir kalemle karşı karşıya bulunduğumuz açık. Biz burada edebiyat alanında oylumlu eleştirileri üzerinde durarak onun eleştirmen yönünü söz konusu edeceğiz. Onun eleştiri niteliğindeki yazılarına baktığımızda daha ziyade kişi eksenli bir eleştiri yerine fikir eksenli bir eleştiri biçimini benimsediğini görüyoruz. Eleştiri ahlakı günümüz dedikodu edebiyatının çok üstünde seyrediyor. Biz burada kimlerden yola çıkarak nelere değindiği hususuna bakmak istiyoruz. Hangi isimleri ciddiye aldığını ve kimlerle polemiğe girdiğini görmek. Böylece onun üslubundan öte bir yere varılmasını arzuladık. İsimler üzerine konuşmaktan bu kadar uzak duran bir yazarın damarına basıldığı noktalar nelerdir? Şunu belirtmek gerekir ki Rasim Beyin kıvrak yazı üslubu, misal ve mesellerle konuyu irdeleme tarzı, bu gibi yazılarında daha ayan beyandır. Yazarın hikaye kahramanlarında görülen soğukkanlılık, eleştiri yazılarında da göze çarpıyor. Cümleler haykırmıyor, öylesine yere basıyor ki, eleştirideki bu sessizlik ve vakar eleştirilene bir haykırı durumu bırakmıyor, onu kendi fikirleriyle boğuşacak duruma getirdiğinde ıslık çalarak oradan uzaklaşıyor. Değinmeden geçemeyeceğimiz şeylerden biri de bahis konusu edilen yazarın cevap verme, açıklama, söz söyleme ihtiyacı duyduğu konuların sadece bir kısmının burada zikredildiğidir.


Bir konuşmasında (oturum) (3) , mizaçların değişmezliği üzerine söylediklerine karşı Gerçek dergisinde Osman Selçuk’tan bir eleştiri gelir. Eleştirmen şöyle bir soru ile sürdürür eleştirisini:  “Hz. Ömer’in kız çocuğunu diri diri gömme karakteri Müslüman olunca hangi kılıfa büründü?” ve ardından şunları söyler: “İnsanlarda çok köklü, inkılap niteliğinde değişimler olmaktadır.” Bunun üzerine Özdenören, Hz. Ömer’in kurulu düzene bağlılığı nedeniyle bu işi yaptığını, bunun bir canilik olmadığını, çünkü cinayet kastıyla bu fiilin gerçekleşmediğini, toplumsal bir zorunlulukla işlendiğini ifade ederek cevap verir bu yargıya.  “Kafasında dine dair şüphe olduğunu izhar eden Ebu Süfyan’ın boynunu vurmak için ruhsat isteyen Ömer’le, cahiliye döneminde Allah Rasülü’nün boynunu vurmak isteyen aynı Ömer’dir.” Mizaçların değişik kültür ortamlarına göre değişmediğini ancak değişik kültür ortamlarının aynı mizaçlara değişik davranış biçimleri kazandırdığını ifade ediyor. (Bu örneğinin bir benzerini İsmet Özel, Kırk Hadis kitabında yine bu konu üzerinde bir hadisi açıklarken kullanmıştır.) (4) 


Rasim Özdenören’in en çok konuşulan eleştirisi Cemil Meriç’e yönelttikleridir. Meriç, Gerçek dergisinde yayımlanan bir konuşmasında insan tabiatını işleyen psikoloji vb. ilimlerin geliştikten sonra romanın da sahasını kaybedeceğini ve öleceğini ilan eder. İlan eder diyoruz çünkü onun üslubu bir ilandır. Bunun üzerine Özdenören, ‘romanın insan tabiatını incelemek gibi bir fonksiyonu bulunmadığın, sadece insan tabiatını sergilediğini’ söyler. Böylece romanın uğraşacağı alanın ortadan kalkması diye bir şey olamayacağını sarih bir şekilde dile getirir. Rasim beyin buradaki üslubu okurlarının hiç de alışık olmadığı türdendir. Cemil Meriç’in iddia ettiği şeylerin ne denli temelsiz olduğunu ifade ederken daha alaysı bir dil kullanır. “Roman, sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu, psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alır” savı karşısında da artık dayanamaz: “ Bu da, teyzemin sakalı olsa idi dayım olurdu türünden bir mantık.” Romanın o alanları işgal ettiğini düşünen yazara karşı haklı olarak tersini niçin düşünmediğini sorar. Romanı hafifseyip sedire uzanarak, sigara ya da kahve içerek okunan bir tür olarak gören Meriç’e karşı, sigara içmediği halde roman okuyan bulunduğunu, böylelerini tanıdığını, tasvir edilen pozisyonda sosyoloji, tarih gibi bilimlerin de okunmasının yasak olmadığını iğneleyici bir dille anlatır. 10 bölümden oluşan yazı 1979’da yayımlanır. Daha sonra alındığı Ruhun Malzemeleri kitabına yazının hemen akabine Üzüldüm, Cemil Meriç’i Kırmışım başlıkla bir şerh düşme ihtiyacı duyar Rasim Bey, Jurnal 2’de karşılaştığı bir sitem cümlesinden hareketle. Üstattan gizli bir iş yapmadıkları halde sadece kendi görüşlerini bildirmiş olmalarından üstadın habersiz olmasına üzüldüğünü beyan eden dip notta, romanla ilgili Kırkambar’da eleştiriye konu olan bölümlerin bulunmadığını ancak bunların Gerçek Dergisinde yayımlandığını söyler. Ve eleştiri sonrasında da Cemil Meriç’ten böyle bir konuşmayı yalanlayan herhangi bir bilgi gelmediğini izah eder. Cemil Meriç’in iltifata bu kadar susuz olduğunu bilemediğini, üzüleceğini bilseydi kesinlikle böyle bir yazıyı yazmayacağını da ilave eder. Onun kültür tarihimizdeki haklı yerini teslim eden Özdenören, roman hakkındaki kanaatlerini aynen koruduğunu lakin Kırkambar’daki Cemil Meriç’ in de aynı görüşleri taşıdığını yazar.  (5)


Yazarın yüklendiği isimlerden biri de Enis Batur. Oluşum dergisinde yayınlanan Kıvılcım başlıklı bir yazısına karşı. Avrupa yazınlarının ciddi bir değişime uğradığını ve bunların öykünün ölüm duyurusunu yayınladıklarını söyleyen Batur, Tanzimat döneminden sonra geniş ölçüde batı yazınlarının dümen suyuna giren Türk yazınında aynı başkalaşım görülmedi, diyor. Yazıyı baştan sona muğlaklıkla suçlayan Rasim Özdenören, “Batı, kendi doğal evrimini tamamlarken Türk toplumu zorlama bir değişimin içine itilmiştir. Yani Türk toplumu batı ile özdeş sorunlara sahip değil ki aynı başkalaşımı geçirmesi beklensin.” şeklinde cevap veriyor Batur’a. Batur’un ‘1950- 60 arası şiirinin hikayenin olanaklarından yararlandı’ iddiasını da doğru bulmuyor. Şiirin o dönemki çıkışını ( İkinci Yeni Şiiri) hikaye ile açıklamanın yanlışlığını vurguluyor. Rasim Bey aksine hikayede görülen başkalaşımın İkinci Yeninin getirdiği hava ile oluştuğunu söylüyor. Bir temellendirmeden yoksun diye nitelediği yazıda kendisinin beslendiği isimleri veren Batur’a, onlardan hiç etkilenmediğini, onlarla yollarının ayrı olduğunu ifade ediyor. Hikaye üstüne başlıklı yazısını da Batur’un sarih olmasını dileyerek bitiriyor. (6)


Müslümanlara sağ diyen bir eleştirmene karşı: (Yazko Edebiyat, Kör Dövüşü, Hasan Bülent Kahraman) “Bu deyimlere batının kullandığı anlamı ve içeriği yüklüyor. Böylece, Müslümanları da rahatlıkla sağ dediği kesimin içine sokuveriyor. Ona göre sağ dünü savunmaktır, sol yarını savunmak... oysa Müslümanlar, bu anlamda sağın da solun da dışındadırlar. Onlar için anlamlı olan deyimler, kafir ve mümin deyimleridir.” Kahraman’ın İslamcı edebiyat ile ilgili değerlendirmelerini eleştiren Özdenören, yargısında ideolojik faktörün rol oynadığını ifade ediyor. Mavera ekibinin öyküleri için, yavan, kuru, kunt tanımlamalarını kullanan Kahraman’a karşı bunun kendi kafasındaki fanteziler olduğu eleştirisini getiriyor Özdenören: “Bizim hakkımızda kafasında oluşturduğu bazı fantezilere dayanarak, üstelik bizim yorumlama yetisinden yoksun olduğumuzu belirten kınayıcı bir ön yargı ile bakmış bize.” Kendileri için gelenekçi tabirini kullanan yazara karşı söyledikleri genel anlamda Türkiye’de gelenekçilik kavramına dair kesinlikle düşülmemesi gereken bir tuzağı bozar niteliktedir: “Bizim gelenek anlayışımızın Batı’da kullanılan anlamdan farklı olduğunu söylemiştim. Batıda gelenekçilik, öteki yüzüyle bakıldığında tutuculukla eş anlamlıdır. Giderek “konformizme” dönüşen, statükocu bir anlayışı belirler. Oysa biz konformizmi de, statükoculuğu da, ‘reactionism’i de bütünüyle ve kökten reddediyoruz.” Solun yarını savunduğunu söylediği Kahraman’a yazarımızın tepkisi serttir. Solun yarını savunmasının sanıldığı gibi ilerici bir tutumdan kaynaklanmadığını aksine ütopik bünyesinden kaynaklandığını söyleyen Özdenören, gerçeklerin bütünüyle dışında yer alan solun çaresizlik içinde muhayyel bir yarına sarılmaktan başka yol bulamadığını dile getiriyor. (7)


R. Özdenören’in en kıvrak eleştirilerinin belki de en başında Ücük Devrimi Üzerine başlıklı yazısı gelir. Kültür bakanlığının yayın organı olan Ulusal Kültür dergisinin Harf devrimini ele aldığı sayısını ince ve küçümseyici bir dille eleştirir. Eski Türkçe’den alınan ve o dergide böylece kullanılan ve harf anlamına gelen ücük kelimesini çok sevdiğini söyler. Ve yazı boyunca da harf yerine ücük kelimesini kullanır. Yazarın daha sonra yazdıkları arasında harf yerine ücük kelimesini kullandığını görmedik. Burada yazar, Azra Erhat’ın ‘ücük devriminin kökeninde çoğulcu demokrasi yatar’ görüşünü irdeliyor. Çinliler, Japonlar ve Arapların ücüğünü değiştirmedikleri için çoğulcu demokrasiye geçemediklerini iddia ediyor Erhat. Rasim Beyin hiçbir şey katmadan bunları direk alıntılamasında da bir hinlik var tabi. Bunlar hiç eklemesiz kendi başına da komik şeyler de ondan. İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar ücük devrimini yapmadıkları halde çoğulcu demokrasiye geçmişlermiş çünkü onlar bu savın dışında yer alıyorlarmış. İstisnalar kaideyi bozmadığı için Erhat’ın bu görüşü yine de yerinde imiş. Ne istisna! Dergiden Rasim Bey oklarına hedef olan diğer kişi Eser Gürson. Çok yahşi (ifade R.Ö’nün) temeller üzerine bina ettiği yazısında ücük devriminin gerekçelerini şöyle sırlamış: “1. Ülkede okuma yazmanın kolaylaştırılması. 2. Türk diline kişiliğini kazandırmak. 3. Doğulu kültürlerle diyalogu kesmek.” R. Özdenören bilimsel kapasitesinin çok düşük olduğunu söyleyerek bunca şeye cevap veremeyeceğini belirtiyor. “Gürson, ilkokulda okuduklarını hiç unutmamış anlaşılan” diye de eklemeden edemiyor. Nasıl etsin ki! “Velhasıl çok istifadeli şeyler var bu Ulusal Kültür dergisinde. Okudukça insanın kültürü artıyor ve de kafası çalışmaya başlıyor.” (8)


Rasim beyin eleştirilerinden meşhur edebiyat profesörü Mehmet Kaplan da nasibini almıştır. Kaplan Şiir Tahlilleri isimli hacimli kitabında erdem Bayazıt’ın Güneşçağ Savaşçıları başlıklı şiirini tenkit etmiş ve şairini Yunusların, Mevlanaların yoluna ihanet etmekle suçlamıştı. Rasim Bey’in Erdem Bayazıt yerine kendisinin bu eleştiriye karşılık vermesi de onun dergicilik ve koro anlayışını bir bakıma yansıtır niteliktedir. Akif İnan’ın İslam sanatçısının her yazdığının islami sayılması gereğini yansıtan görüşlerine karşı geldiği yazısında (“Farz edelim ki eser sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz, o zaman eserin İslami mi değil mi olduğunu nasıl anlayacağız?” aynı konuya Köpekçe Düşünceler’e aldığı bir yazısında da değinir (9). Bu kez karşısında Orhan Okay da vardır.) toplumsal ve siyasal şartlara bakışın değiştiğini bu yüzden Erdem Bayazıt’ın divan edebiyatı bakış açısıyla olaylara bakmasının mümkün olmadığını, mevcut şartlara, dünyanın hali hazır gidişatlarına karşı müslümanca tavrını Kaplan’ın anlayamadığını, Marksistlerin tutumuyla Bayazıt’ın tutumunu karıştırdığını yazar. “ Ona, geçmiş çağların müslüman sanatçısı böyle yapıyordu, sen de böyle yapmalısın demek, çağından kaçmayı öğütlemekten başka ne anlama gelir.” (10)


Edebiyatın milli şefi Nurullah Ataç’ın eleştirmenliği üzerine de kalem oynatan Rasim Özdenören onun yazdıklarının deneme veya söyleşi türüne girebileceğini, eleştiri için temellendirme ve kıstastan yoksun olduğunu örneklerle izah ediyor. Ataç’ın beğendim ya da beğenmedim ifadelerinin keyfi bir tutumun göstergesi olduğunu, bir şiir eleştirisinde ölçütün hiçbir zaman insanın için açması ya da açmaması olamayacağını vurguladığı yazısını Peyami Safa’nın, “tenkide ait eserleri, şahıslar ve metinler üzerinde monografileri, sistematik olmasa bile mütecanis fikirleri olmayan bir muharrire eleştirmeci sıfatı verilemez.” yargısı ile sürdüren yazar, Ataç’ın değerlendirmelerinde nesnel ölçütler kullanmadığı için bir eleştirmenden beklenilen hususiyetleri de barındırmadığını ortaya koyuyor. (11)
‘Şiirin mantığı ile gerçek dünyanın mantığı karıştırıldığında doğacak vahim ve gülünç hataları’ irdeleyen yazısında ise Rasim Bey, o günlerin önemli eleştirmeni Hüseyin Cöntürk’e yükleniyor. 1960’lı yıllarda yazdığı bir yazıda Sezai Karakoç’un Sesler şiirindeki “aslanların ağlaması” ifadesini eleştirerek aslanların ağlayamayacağını dile getiren Cöntürk’ e karşı Necip Fazıl’ın başından geçmiş bir hadise ile cevap verir. Necip Fazıl’a Serseri adlı şiiri nedeniyle, şiirde kendi kendisini serserilikle itham ettiği için İnönü’nün avukatı tarafından dava açılmış. Buradan hareketle yazarımız şunları söylüyor. “Halbuki sanat eserinde dile getirilmiş olgular, nesnel karşılığını kendi reel dünyamızda değil, fakat imgelem dünyamızda araştırmak anlam taşıyacaktır. Yoksa buna benzer vahim ve gülünç hadiseler yaşanacaktır” (12)


Yazarın Ruhun Malzemeleri’nin ikinci baskısına yazdığı önsözde şöyle bir ifade var: “Genç arkadaşlarla ilgili eleştiriler de bu kitap da yer almalıydı, fakat yazık ki onları yazmayı aklımdan geçirmiş olmama rağmen fırsat bulup yazamadım.”  Gerçekten isimler üzerine konuşmakta bu kadar ketum olan bir yazarın son dönem şiiri ve hikayesi ile ilgili daha çok değiniler, eleştiriler yazmasının büyük bir toz bulutunun kapladığı edebiyatımızı daha görünür kılacağında kuşku yok. Mesela, yeni öykücülerle ilgili tek tek, seksen sonrası şiirle ilgili neler düşündüğünü, şiir ödüllerinin geldiği noktayı, şiirin geri çekilip çekilmediğini, çekilmişse nereye çekildiğini anlatmasını istemek, bizim hakkımızdır sanıyorum. Romanlardaki patlamayı, dergilerdeki bu curcunayı, Müslüman kesimdeki gruplaşma eğilimini nasıl yorumluyor? Üç mektep dergisinde de çok aktif rol almış bir yazar olarak günümüz dergilerinde görülmeyen bu durumu nasıl açıklıyor? Bunun yol açtığı tahribat nedir? Kimlere niçin ümit besliyor? Kardeşi gibi o da bir dergide gençlere yön verici okumalar yapmayı düşünmüyor mu?

 

Dipnotlar


1. Eleştirmecinin Değeri, sf 180, Yazı, İmge ve Gerçeklik.
2. Kaşgar, Sayı 20, Rasim Özdenörenle söyleşi, C. Karal, Ö. Erdem
3. 4 Şubat 1979, Türkiye Yazarlar Birliği, Çarpılmışlar öykü kitabı üzerine oturum.
4. Eskimo Niçin Böyle Yapar, sf 123, Ruhun Malzemeleri
5. Roman Ne Zaman Ölür, sf 127, Ruhun Malzemeleri
6. Hikâye üstüne, sf 156, Ruhun Malzemeleri
7. Niçin Kör Dövüşü, sf 238, Ruhun Malzemeleri
8. Ücük Devrimi Üzerine, sf 259, Ruhun Malzemeleri
9. Bir Edebiyatın Kimliğini Belirlemek, sf 65, Köpekçe Düşünceler
10. Malzemelerin Ruhu, sf 39, Ruhun Malzemeleri
11. Eleştirmeciden Beklenen, sf  83, Köpekçe Düşünceler
12. Aslanlar Ağlar mı, sf 106, Ruhun Malzemeleri

Yorum (yok) Yorum yaz!