GÜNAH

 

 

Yeryüzü günahkârların vatanıdır. Günahsız olanlar, dünyaya hiç

gelmeyenlerdir. Rabbin huzuruna aslında günahsızlıkla değil, günahlarımızdan temizlene temizlene gidiyoruz. Fazilet, dünyaya günahsız gelip, buradan günahsız gitmek değil, günahlarından temizlenmesini bilmektir. Ebediliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvî en muhteşem vasıtalarını kullananlardır. Günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır.
 
Günah nedir? Kimi güneşe tapmamıza günah diyor, kimi secdeye yatmamaya günah diyor. Kiminde günah düşman kanı dökmemek, kiminde ise hayvan etini yemektir. Kimi kurban boğazlamamaya günah der, kimi de bir karıncayı incitmede günah bulur. Kiminde kibir günahtır; kiminde kibrin heykeli bir varlığa tapmamak günah olur.
Bunların aslı nedir? Bütün bu tezatlı inanışların iç yüzü aranırsa tezattan kurtulmak kabil olacaktır. Zira bütün bu günah unsurları hep birer yoldur, vasıtadır, usuldür. Bunlar günaha götürücü yollardır. Günahın kendisi ise bunların ötesinde, gayesinde pusu kurmuş beklemektedir. O nedir, o asıl günah?
     
Asıl günah bütün bu kötü vasıtaların gayesi olan günah, hayvan olan bir ten kafesinden fırlayıp insanlığa doğru hamleler yapan varlığımızın insanlıktan hayvanlığa dönmek isteyişidir. Dünya hayatı bir yolculuktur. İnsan ruh sahibi oluşu ile, hayvan olan bedeninin üstünde hakimiyet kurmuştur ve bedenin ihtiraslarına hükmetmektedir. Ruhun da bir gayesi var: O, Allah'a götüren yolculuk, ruhun zaferle dolu yürüyüşüdür, onun ebediyet ülkesinde fetihleridir.
 
Bu yolculukta bir ricat, her geriye dönüş, hatta bazen yerinde uzun bir duraklayış da günahtır. Günah böylece ruhtan bedene, maddeye doğru bizi çeviren hareketin vasfıdır. Daima ileri gidiş, kendinde bir insan taşıyan ruhun tabii hareketi, geriye dönüşse onun günah işleyişidir. Madde olan ve maddenin ihtiraslarına sahip bulunan bedenden ruha ve onun eliyle Allah'a doğru gidiş fazilettir, hayırdır. Ebediliğe ulaştırıcıdır. Bu yolculukta bedeni sığınmak iştiyakıyla gerileyiş, Allah'tan kaçma, ruhunu terk etme ve bedenine teslim olma günahtır. Bu hareketin geniş bir tekniği vardır ve ondan günahın bir çok şekilleri doğmaktadır. Kendi ruh kuvvetine inanmamak günah olduğu gibi, başkasının ruh hamlesini kırıcı hareketler de günahtır. Allah'a götürücü yolculukta gayeyi karartan ve bu yolda yürüyenlerin yolunu şaşırtan hareket günah olduğu gibi, kendi ruh kuvvetimizi felce uğratan imansızlık da günahtır.
Evet yeis günahtır, ümit ibadettir. Daima ileri götüren yolları tanımak ve tanıtmak en büyük sevap sayılır, bu sebepten ilim ibadetlerin başında bulunur.
 
İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah'ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan, hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır. İnsanı tahkir günah, günahı teşhir ise sade bir günah işlemekten daha günahtır.
     
Sarhoş veya sefih insan günah işliyor, çünkü kendi ruhunun hamlesini durduruyor. Ancak onun bu günahı, günahların affedilmez, temizlenemez olanı değildir. Ondan daha ağır günah, Hak yolunda yürüyenlerin yürüyüşünü engelleyen hareketlerdir, onları bu yolculukta hareketsiz, dermansız bırakan ruhlarına çevrilmiş suikastlardır. Ruha bir sille olan hareket, onu arkadan vurmak demek olan dedikodu, Hakkın yolunu şaşırtacak olan bir yalan ve fitne, ruhları zehirleyen haset ve onu büsbütün felce uğratıcı olan günahı teşhir, Allah yolcularını hep bir mabede doldurup yakmak manası gelen zulüm, büyük günahlardır. Bu hücumlara uğrayan insanın ümitleri, imanı ve bütün ruh kuvvetleri yıkılmıştır. Hakkı götürecek takati yoktur. Bunların hepsi de insana zulüm teşkil eden günahlardır.
     
Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. İnsanda insanlığı telef ettirir. Günahlarımızın pek çoğu, belki de hepsi ondan doğmaktadır. Bu günah kendisine nüfuz ettiği, tahakküm ettiği, idare ettiği insanı gerçek varlığından ayırır. Zekâ ile birleşir: Gururdan saltanatlar kurar. Hislerle anlaşır: Hasetten ve hileden kılıçlar kuşanır. İradeye bağlanır. İmanı boğar. Tahakküm ettiği varlığı etle tenin eşiğine kadar götürüp bırakır da kurtardığına inandırır. İnsanı insanlığı içinde helâk eder.
     
Bu günah, bu hiç affı olmayan ve insanlık içinde bulaşıcı bir hastalık halinde dolaşan bu ifrit günah ne cinayettir ne de şehvet. Bu günah, bu tedavisi kabil olmayan ruh afeti, en büyük düşmanımız o: Nefsine karşı samimiyetsizlik.
    
Bizzat kendi kendisiyle karşılaşmayan ruh, ruh afetlerinin en fecisine uğratılmıştır. Samimiyetsiz insan, samimi olmadığını bilseydi, belki kurtulurdu. Fakat o kendi içinden şaşırtılmıştır. Muzafferdir, varlıklıdır, kuvvetlidir, akıllıdır. O neden korksun! Zira en büyük ve asıl düşman kendi varlığında, kendi nefsinde pusu kuran yabancı varlıktır. İşte bu meşum yabancı, onun muvaffakiyetidir, kuvvetidir, aklıdır, akıl sandığı gafletidir. Lakin sonunda anlayacak. Bir büyük sadme onu sarsacak varlığından kıyamet koparırsa muvaffakiyet, kuvvet, akıl denen o yabancılar tahtından devrilirse o zaman anlar belki. Bu günahın sahipleri ekseriye mağrur başlardır. Kimi adam taşlar, şeytan taşlıyorum diye. Kimi ülkeler yıkar, fetihler yaptım diye. Kimi şeytana tapar, ibadet olsun diye. Fatihleri, abitleri ve daha ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden işte odur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh felcine alim de uğrar, zabit de uğrar. Kuvvetli de zayıf da o çukura yuvarlanır ve hepsi orada kendini kaybeder. İnsanlar hep bu bataklıkta birbirlerini kaybederler.

İnsanlığın helâk olduğu zaman işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez.


[Var olmak - Nurettin Topçu]


Önemli:

Nurettin Topçu'yla henüz tanışmamış arkadaşlara acilen ve önemine binâen

"Var Olmak"  kitabını tavsiye ediyoruz. Ayrıca Topçu'nun bütün eserleri

Dergâh yayınları tarafından basıldı, bilginize...

Yorum (yok) Yorum yaz!

BENLİK

 
"Bir ben vardır bende benden içeri"
                                                     Yunus Emre 
        
S
ırtımızda sanki ağır bir yükle dünyaya geliyoruz. Sanki adımlarımızı
köstekleyen bir zincir var. Yolumuzun üstünde bir biri ardı sıra sıralanan
hedeflere doğru içimizden itilirken belirsiz şüphelerimiz, korkularımız da var.
İşte bu sırtımızdaki yük, ayaklarımızdaki zincir, bu şüpheler!. Korkular, bizi
dünyada karşılayan yaşamak korkusudur. Bütün bu engellere rağmen
bunların hepsine göğüs veren "var olmak iradesi" hayata söz veriyor.
Bütün tehlikeleri göze alarak "ben varım" diyor. Benliğin aleme kendini
bu ihbarı bir ihtar gibidir. Bunda "işte ben geliyorum, sen benim istediğim
gibi olacaksın" diyen bir şiddet şeklidir. İnsan, var olmak iradesini henüz
hayatı hücrenin için de yaşarken, hürriyetini kazanmıştır. Benlik, kendi
kendisini idrak ettiği anda bu idraki sade kendini bilmekten ibaret değildir.
Onda hem bilmek hem de istediği gibi olabilmek kudreti vardır. Yani hem
kendini bilir, hem de kendinin hür olduğunu bilir. Ancak bu hürriyet, var
olmak iradesinin şuur halinde gözükmesidir. İşte bu var olmak iradesidir ki
zaruri olarak içerisine atıldığı bir dünyada çeşit çeşit engelleri yenerek
ilerler. Ve varlıkları kendine mâl etmek ister, yani o, her adımında daha
fazla var olmak ister. Benliğimiz büyür, sessiz bir ırmakken bir çağlayan,
bir şelâle, coşkun bir nehir olur. Önce sadece var olma isterken, sonunda
her şeye sahip olmak ister.
 
Bizde ilk olan bu hayati benlik. Kendini başka benliklere karşı koyar,
yaşamak için başkasını yaşatmamak hırsındadır. Sade eşyayı ve varlıkları
değil, hatta kâinatı kendi benliğine katmak ister ve bu, kendisi için derece
derece zaruret haline gelir. İnsanın içinde doymaz bir canavar peyda olur.
Bu canavar, zekâyı peşine takınca zaptolunmaz bir kuvvettir. Harp ediyor,
teknik yaratıyor, serveti kazanıyor, fetihler yapıyor, insanları esir ediyor.
 
Benliğin en büyük zafer alâmeti ve bayrağı gururdur. İnsan gururu, sade
büyük ve beyinsiz saadet sahiplerinde bulunan bir nesne değildir. Hepimizde
bulunan, mesleğimizde, aile hayatımızda, otoritemizde, bilgimizde ve
dehamızda bile dalgalanan, bu kubbenin altında tüten, neşeli tebessümlere
kadar sinmiş bulunan zehirli bir iksirdir. O, var olmak iradesinin çocuğudur.
İnsan onunla mesut yaşar ve onunla zehirlenir. Gençlik gururludur, benliği
geçiş ümit ufuklarına yayıldığı için kavi olan, hakim olan gururudur. Benlikleri
çiğnemeye muktedir bir benliğin sahibi olduğu için en büyük mağrurlar,
hükümdarlar, hakimler, zalimler ve fahişeler değil midir? Bunların hepsinde
benlik, başka benlikleri imha kudretini kendinde bulduğu için kendine inanıyor
var olmak iradesi sonunda insanda başkalarına imha kuvveti oluyor.
Böylelikle insan acayip bir dilem karşısında bulunuyor: Yaşama için var olmak
iradesini kullandı, var olunca da başkalarının varlığına musallat oluyor.
Başka bir deyişle: Hakkımızdı, varlığı istedik, varlığı elde edince başka
varlıkları yok etmek istiyoruz.

İkisinden birini fedaya imkân yok. Ne yapacağız? Şüphe yok ki insanın
saadet sandığı sarhoşluğu benliğindeki azametten taştığı gibi mezara
kadar kendisi ile beraber götürdüğü bedbahtlığı da bu benlik yüzündendir.
Her hadise de varlıkla yokluk arasındaki mesafenin hiçliği, bize sefaletimizin
ihtarı oluyor. İnsan sefaleti ile çarpıştıracak yerde sefaletini yalnızca alarak
onu terennüm etmesini bilmelidir. Böylelikle elde edilen sabır, en güzel ve
kurtarıcı sanattır. Kuvvet olan, parti olan, kin ve hile olan, desise ve riya
olan gururun hayranlığı ile mest olan insan, sefaletinin son basamağındadır.
Artık ona saadet yoktur. Ve bu yüzden benliği canavarlaştırmıştır.
     
Düşmanlık iki canavar benliğinin çarpışmasıdır. Cinsi iştihaya bağlı
kıskançlık, yine benliğin canavarlaşmasıdır. Servet hırsı da esasında aynı
cinstendir. Muvaffakiyet müsabaka, harp hep saadet ümidini kaybeden
benliklerin canavarlaşıp şahlanmasıdır.
     
İnsan olan benlik sayesinde, yani şuur ve hürriyetimizin birlikte
çalışmaları ile bir büyük kapının ta eşiğine ulaşıyoruz. Bu kapıyı açabilen
orada bir başka benlik buluyor. Sonsuzluktan bize sunulan bu ilahi emanet
sayesinde azaptan kurtulmak, murada ermek, varlığı sevmek kabil oluyor.
Sonu olan varlıkların aleminde sonsuzluğun muradına erdiren bu ilahi
emanet elde edildikten sonra, insanın sanatı eski hayati benliğini teşkil eden
hırsların, tahakküm zevklerinin heveslerin ve iştihaların birer birer terk oluyor.
 
Var olmak iradesi ile kucakladığı aleme ve bu alemin varlıklarını terk eden
insanın bu sanatı, zamanla kedinde tabii hal oluyor. Bu oluğunluk halinde
kıskançlıkları ve hevesleri tahakkümleri ve hasetleri terk ediyoruz. Lüksten
ve iştihalardan uzaklaşıyoruz. Neşeyi ve kederi unutuyoruz. Yalnız ilahi
neşeden haz duyuyoruz. Bize ben dedirten ne varsa, şehvet, şöhret diye
ne varsa hepsini terk ediyoruz.

Sade göğsümüzdeki kalbin çarpıntısına minnetle ve varlık karşısında
duyduğumuz hayretle baş başa kalıyoruz. Benlik dediğimiz var olmayacak
olan bir şeyin fazla varlığından minnettar ve bütün varlıklara hizmetkâr
olarak yaşamak bizde şevk oluyor. Kalbimize sık sık soruyoruz: daha ben de
ne varsa söyle terk edeyim?
          
Varlık canavar benlikten tamamen boşalınca her şeyi sevebiliyor.
Kendinin olmayan bir şeyi kullanır gibi varlığa minnettar oluyor. Kendine bir
fenalık yapanı affetmek, ona doyulmaz bir sevdanın tadını getiriyor. Bir
musibete uğradığında sabretmek, onda hayati dalganın akışı kadar tabii
oluyor. Gerçek saadet yolundaki insanın her adımı, yeni bir ülke kazanma
hareketi değildir, belki kendi ülkelerinden bir kısmını daha terk edip çekilme
hareketidir. Bunda zafer, elinde kendinin olan ne varsa terk edebilmektedir.
Bir makaradan çekilen iplik gibi bütün dünya emellerini, aleme ait bütün
istekleri kendinden ayırıp koşarak terk edebilen insan mesuttur. Varlığının
son huzmesi olan hayatı bile sırası geldiği anda "al emanetini" diyerek
sahibine neşe içinde teslim etmesini bilen, ancak yaşanmaya değer bir
hayatın sahibi sayılır. Emelsiz insan zayıftır diyeceksiniz? Asla, bedbaht
mıdır dersiniz? Hayır. Asıl o gönlünü ve bütün varlığını sonsuzluğa bağladığı,
ilahi vaadin sonsuzluğunda mesut yaşadığı için hepimizden ziyade mesuttur
ve sonu olan mahdut alemin kuvvetlerini bırakarak sonsuzluğun kuvvetine
bağlandığı için hepimizden daha kuvvetlidir. Ondaki yeis ve hüsran bitmeyen
kuvvetin adı imandır.
     
Bizden bir şey istemediği için kini ile hasedi yoktur. Bizim hırslarımızla
iştihalarımızın bağlandığı fani ve sefil unsurlara, bizdeki aczin ifadesi olan
huzur ile istirahata bile ihtiyacı olmadığından bizimle paylaşacak, onu bize
rakip yapacak ortada hiçbir şey yoktur. Onun varlığı en büyük kuvvet,
duası en büyük kuvvet, hareketi ise sonsuzluğa denk manevi bir tahakküm
oluyor. Filozof Bergson, bu kuvvetin sahibi olan Velilerden bahsederken
şöyle söylüyor: "Onlar, arkalarından gitmek için bizi zorlamıyorlar. Bizden bir
şey istemiyorlar. Öyle iken halk onları takip ediyor. zira onların bizzat varlığı
bir çağırıştır."
     
İptidai insanlık beden sporları ile gençliğini yetiştiriyordu. Daha sonra
sirklerle arenaların vahşi kahkahaları arasında gladyatörler veya vahşi
kaplanlar alkışlandı. Hıristiyan ve İslam terbiyesi genç nesilleri, iptidai
benlikten kurtarıp ilahi benliğe kavuşturduktan sonra yine benliğine irca
etti. Tribünlerde kol ve bacak maharetleri alkışlamaktan kollar kopuyor.
Her yerde benliklerden taşan naralar beyinleri ürpertiyor. Beden sporları ile
beden zevkleri ruh sporları ile ruh hayatlarına sanki son vermek istiyor.
İnsanlık sarhoştur. Kolay kolay kendine gelmeyecek kadar sarhoş. Onu
kendine getirecek hareket, temenni edelim ki insanlığın tarihinde daima
görüldüğü gibi, bir büyük bela, büyük bir musibet olmasın.  
 
[Var olmak - Nurettin Topçu]

Yorum (1) Yorum yaz!

NURETTİN TOPÇU

 

 

Nurettin Topçu, isyan ahlakına dayalı hürriyet anlayışı ve bu anlayışın temel doktrini hareket felsefesi ile mesuliyetini müdrik gençliğin bir filozof aradığında karşısına çıkan orijinal bir Türk düşünürüdür.


Türkiye’deki yönetici elitin ortaya koyduğu uygulama, fikrî yönden gelişmeyi tıkamış durumdayken; Nurettin Topçu, Fransa’da Blondel’in hareket felsefesinden yararlanarak Batı’yı tahlil eder, arkasından da çalışmasına başlar.


Eğer Türk düşünce tarihinden bahsedilecek olursak, onun en başında gelenlerden biri de hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Şaşaadan, debdebeden, gösterişten uzak yaşadı ve hiçbir zaman kalabalıklara güvenmedi. Fikriyatını kendine bir ikbal sağlamak için yansıtmadı.
1909’da İstanbul’da doğan Nurettin Topçu, Erzurumlu Topçuzâde Ahmet Efendi’nin oğludur. Annesi Fatma Hanım ise Eğinli’dir. Çok eski ve köklü bir kültür muhiti bulunan Eğin’in Nurettin Topçu’nun ruh dünyasında önemli bir yeri vardır. İstanbul’da büyüyen Topçu, hep ana yurduna olan hasretle yaşamıştır.


Erzurum ile İstanbul arasında canlı hayvan ticareti yapan babası Ahmet Efendi’nin işleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulur, artık Çemberlitaş’ta sıradan bir kasap olarak ticarî hayatını sürdürmeye başlar.


Türkiye’de başlayacak olan zor günler Topçu’nun düşüncesinde olumlu yankı bırakır. Bu arada henüz ilkokulda okuduğu yıllarda yabancı okullara tavır alan Nurettin Topçu, Vefa İdadîsi’ni (ortaokul) birincilikle bitirdikten sonra İstanbul Lisesi’ne kaydolur. Burada felsefeye merak saran Topçu, daha iyi bir eğitim için Avrupa’ya gitmek gerektiğine inanır; bunun için de burs için girişimde bulunur, kazanarak Fransa’ya gider. Burada Maurice Blondel, Remzi Oğuz Arık ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile tanışır. Bu üç fikir ve bilim adamının Topçu’nun fikriyatının şekillenmesinde önemli rolleri vardır. Ünlü Fransız filozofu Blondel’in hareket felsefesi Topçu’nun da Türkiye’de çıkardığı derginin adı olacak ve Topçu Anadolu’ya has milliyetçilik nazariyesini ve yerli hareket düşüncesini ona dayandıracaktır.
Bu arada Fransa’da çeşitli fikir kulüplerine devam eden Topçu, buradaki Türk ve Fransız düşünürlerle ilişkiler kurar. Üniversite tahsilini tamamlayan Topçu, Sorboune’da doktora yapmaya başlar. Bu üniversitedeki ilk doktora programını tamamlamış Türk öğrenci Topçu’dur. Bunun için yapılan törenlerde ne istediği sorulunca o, okulun gönderine Türk bayrağının çekilmesini istemiştir.
 
Öğretmenliği


Vatanına ve milletine ziyadesiyle bağlı olan Topçu, Fransa’dan Türkiye’ye gelince Galatasaray Lisesi’nde Felsefe öğretmeni olarak göreve başlar. Daha ilk öğretmenliğinde eğitim sistemimizdeki temel bozukluk hocayı harcayacaktır. Adam kayırmacılık, hatırı sayılan bir öğrenciye aşırı müsamaha, diğer öğretmenlerden beklendiği gibi Topçu’dan da beklenir. Bu duruma müsbet yaklaşmayan Topçu Hoca, İzmir’e sürülür. Sürgün haberi en mutlu anında kendine haber verilir.


Topçu, İzmir’de öğretmenliğinin dördüncü yılında dergi çıkarmaya başlar. Derginin adı Hareket’tir. 1939’da yayınlanan dergi ile Nurettin Topçu, artık resmî çevrelerin sürekli izlediği, sorguladığı mahfil ve kalem olacaktır.


Artık mimlenmiş bir öğretmen olan Topçu, ne yazık ki, Türkiye’ye verebileceği çok zengin fikirlerini dar bir çevrede tutmak zorunda kalmıştır. İzmir’den Denizli’ye sürgün edilen Hoca, orada Said Nursi ile tanışır.


 Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Topçu Hoca, sırasıyla Haydarpaşa Lisesi, Robert Koleji, Vefa Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır.
Sadece öğretmenlik yapmakla yetinmeyen Topçu, aynı zamanda kendisi “mektep insan” konumundadır. Çıkardığı dergi ve ortaya koyduğu fikirler bir çok kimse tarafından paylaşılmaya başlar. Aynı zamanda Bergson üzerine yazdığı tezle de üniversitede Hilmi Ziya Ülken’in doçenti olur.
 
Hareket dergisi ve Topçu


Nurettin Topçu, hareket felsefesini ve Anadolucu fikirlerini işlediği Hareket Dergisi’ni fasılalarla 1939-1947, 1947-1949, 1952-1953 yılları arasında; 1966 yılından itibaren de düzenli olarak vefatına kadar çıkarmıştır. Milliyetçiler Derneği’nde aktif cemiyetçilik yapan, 1961’de AP’nin kuruluşunda aktif rol alan ve Konya’dan milletvekili adayı olan Topçu, 1966’dan itibaren fazla geniş olmayan bir kadro ile Hareket Dergisi’ne ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar Anadolucu bu genç kadro ile mütevazı bir mahfil oluşturmuştur.

Topçu hakkında bilimsel bir araştırma yapan Prof. Süleyman Seyfi Öğün, Topçu’nun bu dergi ile entelektüel sağın öncüsü olduğunu belirtmektedir.


Buradan yetişen çok sayıda insanın yanı sıra başlıca şu isimleri zikredebiliriz: Cemil Meriç, Orhan Okay, Ahmet Debbağoğlu, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan vs.
 
Sona doğru Topçu


Nurettin Topçu’nun son yılları dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir. Hareket çevresi onu bir hoca, bilge ve pîr gibi görür. Ölümünden sonra yazılanlar bunu göstermektedir. Bunu, düşünceleri kadar, mütevazı ve ilkeli hayatına borçludur. Polemiklere girmeyen, etkili ve ateşli kalemi de bu saygıda rol oynamaktadır. Kişiliğine ilişkin, ağabeyi Hayrettin Topçu şunları söylemekte: “Verdiği karardan kolay kolay dönmezdi. İradesi sağlamdı. İbadetini gizli yapmaya gayret ederdi. Eşyaya kıymet vermezdi. Zoraki elbise alır, zoraki yeni ayakkabı giyerdi.”


Ayrıca yakın dostlarından İsmail Dayı da son yıllarıyla ilgili şu husustan bahseder: “Emekli olduktan sonra, acaba Bursa’daki küçük camilerden birinde bir vazife istesem, ömrümün sonuna kadar orada kalsam kabul ederler mi? diye sormuştu.”


Aday olduğu Konya’dan seçilemeyen Topçu, yapılan kongrede Milliyetçiler Derneği’nden de ayrılır.

 

1974’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. Emekliliğinden bir müddet sonra rahatsızlandı. Geçici sanılan bu hâl, yaşlılığın ve tıbbın ileri sürdüğü bahanelerle birlikte, emekli olduktan sekiz ay sonra bu büyük idealist muallim Nurettin Topçu vefat etti.


Her türlü gösterişten ve alayişten uzak, nümayişi sevmeyen, hem Batı’yı, hem de milletini, Anadolu’yu tanıyan Nurettin Topçu, bu vesile ile de Türk gençliğine sağlıklı bir Türk düşüncesi bırakmıştır.
 
Eserleri


1- İsyan Ahlakı, 2- Yarınki Türkiye, 3- Ahlak Nizamı, 4- Türkiye’nin Maarif Davası, 5- Var Olmak, 6- İslam ve İnsan / Mevlana ve Tasavvuf, 7- İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi, 8- Bergson, 9- Kültür ve Medeniyet, 10- Mehmet Akif, 11- Büyük Fetih, 12- Taşralı.

 

[M.Çetin Baydar]

Yorum (yok) Yorum yaz!