MAREŞAL'İN VEFATI ÜZERİNE ANADOLU'DAN BİR DOSTA MEKTUP
''Aziz Mareşal'ın ölümü üzerine bir çok yazılar yazıldı. Fakat
hiçbiri büyük bir haz duyarak, okuyucularımıza takdim ettiğimiz
arkadaşımız Fethi Gemuhluoğlu'nun yazısı kadar güzel, içten değildi.
Fethi Gemuhluoğlu aslına köküne sadık kalmış, münevver bir Anadolu
çocuğu, tam bir serdengeçtidir. Mareşalin ölümü üzerine yazdığı bu
mektup, onun yüzbinlerin içinde nasıl eridiğini, nasıl haşır neşir
olduğunu, neler duyduğunu anlatır. Bu duyuş ve anlatış, gecelerini
poker masalarında, kokmuş, porsumuş fahişelerin koynunda,
meyhanelerde geçiren, ruhsuz, köksüz, ağızları içki kokan Beyoglu
sefihlerinin, Babıali gazetecilerinin duyuşu, duyuruşu, anlatışı
değildir.
Bu ses tam bizim sesimiz, yıllardır hasretini çektiğimiz Anadolu'nun
sesi, bayrağımızın, toprağımızın, kitabımızın sesidir. Türk matbuatı,
maişetlerini gazetelerine attıkları büyük manşetlerde arayan,
yaygaracı, yalancı, şakşakçıların elinden kurtulup Fethi gibi
Anadolu'nun dertli ve içli çocuklarının eline geçtiği gün hakiki
hüviyetine kavuşacaktır.
Serdengeçtilerin en büyük gayelerinden biri de türk matbuatını bu
gibi adamların elinden kurtarmak, İstanbul'u Anadolu'ya değil,
Anadolu'yu İstanbul'a hakim kılmaktır. Fethi'nin gönülden gelen,
gönüllere seslenen, gönülleri fetheden bu güzel yazısı üzerine
okuyucularımızın dikkat nazarını çeker, arkadaşımızı tebrik ederiz.
Osman Yüksel Serdengeçti
''....Sakarya'dan dolanı dolanı, Konya bozkırından fırlanı fırlanı
geçerek bir dağ ardında, bir taş ağılının bağrında seni buluyorum.
Sen ki bir hayli okuyup dirsek çürüttükten sonra Anadolulu ruhundan
vazgeçemediğin için tekrar köyüne kaçmıştın. Tekrar köyüne
kavuşmuştun. Bir dağ köyünde yeniden hürdün. Senin için bir taşın
üstünde boy vererek 'hürüm' diye bağırmaya lüzum yoktu. Siz bir
bakıma köycek hürdünüz. Henüz geleneklerinizden ve törelerinizden bir
kısmı jandarma dipçiğinden uzakta idi. Hem bu sefer istersen
jandarmadan söz açmayalım. Namemdeki nisbi ve izafi hürriyet, postal
kabarasında yahut palaska izinde kararmasın. Şehirde, bu koca şehirde
başımı dik tutmak zorlaşır gibi oldu. Çok bulanıp kahırlanırsam
türkülere, bozlaklara uzun havalara yaslanıyorum. Fakat inan ki
kafamın içindekiler için gözlerim sabit noktada ve ben hazır-ol
vaziyetindeyim.
.................
...Önceleri ağlamaktan utanırdım. Hatta iğrendiğimi bile söyler,
kendimi kandırmaya çalışırdım. onun ferah, rahat ve serin taraflarını
bilmiyordum. su içmeye benziyor. Hani kana kana, nefeslenerek, doya
doya, iliklerine kadar içmek. İnsan sonra hafifliyor ve bir yay
olmaktan kurtuluyor. Mektubunu okuduğumda sendeledim ve bilmem neden,
ağladım. Bana cümle dosttan gelen mektupların en güzellerinden biri
olarak seninkini, eksik yazmışsın gibi geldi bana. Delirmemden,
soluksuz, nefessiz kalmamdan mı korktun? Ne olur, o dağ başlarında
duyduklarının hepsini, içindeki fırtınanın, dalgalanmanın tümünü
yazasaydın? Boğulsan, infilak edecek halde olsan bile ne olurdu
sanki? Evet ağladım ve senin mektubunla ağlamaya başladım.
Sonraları günlerden bir gün Mareşal öldü. Ne olur diyeceksin. Ölümü
hak sayar ve onu sessiz karşılarım, bilirsin. Bizden, candan,
içimizden biri değil mi ölüm! Fakat bu öyle değildi. Bunun bir
hikmeti vardı sanki. İyi ki uzaklarda, ötelerde, köylerdeydin. Bir
mahşer, İsrafil Suruna üflemiş sanki.. Selâm'ın ulviyyeti yücelmiş..
Tekbîr, tehlîl, salavât .. Uğultulu bir ezan .. Devamlı ilâhiler..
Sahipleri belli olmayan uhrevî sesler.. Geçmiş ve gelecek, hepsi
kolkola... Sonra yine ağladım. Öyle boşuna ve harcanarak yaşamışım
ki, acıdım kendime. hayıflandım. Bana yeni, yepyeni bir dünya
kazandırdın. Ben senin mektubunla dile gelen İslami faziletle,
ağlamanın elif-besini söktüm.
Şimdi İstanbul sokaklarında yine tramvaylar işliyor. Yine insanlar
yollarda. Meydanlar, yollar insan dolusu. Ve ben onların ne
yaptıklarını bilmem. Öğrenmek de istemem. Ben o insan selini, büyük
çağlayanı, o korkunç ve müthiş efsanevi kalabalığı kaybettim.
Deliklerine, yuvalarına, kovuklarına çekildiler... Korkuttular, bazı
ciddi ve hayati şeler tembihlediler, sonra uzaklaştılar. Kaybolular
sanmamalı. Dilerlerse, bizi layık görürlerse yine gelirler. Ben
HAKK'ı ve HALK'ı gördüm. Kerîm olan kitap diyor ki, ''Biz size şah
damarınızdan daha yakınız.'' Şah damarını gördüm ben. İçinden aktım.
Ilık ılık bir şey. Aktım ve artık bitmiş olmalıyım. Ömrüm oldukça o
kalabalığı, o ulvi hakikati, o uhrevi fazileti arayacağım.
Sen ağlamayı öğrettin, kalabalık da 'HAKİKAT'i. Son günlerde hep ''
aşk gelicek cümle eksikler biter '' diyorum. Kalabalıkla aramda
birşeyler olmuş gibi. Ne güzel şeydi o kalabalık. Yanımda hiç tanış,
biliş kimse yoktu. Yalnızdım. Yapayalnız dağ doruklarındaydım sanki.
Parlak bir geceydi. Işıklı, yıldız yıldız bir gökyüzü. Gökyüzü iki
şek oluyor, nur boşanıyordu. Öylesine şaşırdım, hayretteydim.
Sonraları beni bilenlerin çoğu melâlime yormaya başladılar. Güya
şifasız dertlere tutulmuşum. Sen gül şunlara. Ben onun derdini
bilirim, de. Bütün bir Anadolu bilir, de. İnsanları bilir, de. Kurdu
kuşu bilir, de. Bağır sesini duyayım. Olanca kuvvetinle bağır.
...................
...Kalınlı inceli lûgat kitapları imanı nasıl tariflerler, bir
insanın içindeki o sürekli ve zorlu nesneyi nasıl anlatırlar,
bilmiyorum. O imanı yürürken, düşünce ve tefekkürün sancısına
tutulmuş, başını önüne eğmiş, yüzbinlerin selinde, dilinde ilâhilerle
geçerken görmeli. Kuva-yı Milliye'nin Büyük Paşası mı, kalabalığın
dilindeki Yunusumuzun ilâhileri mi, kalabalığın kafasındaki kararlı
bir hazırlanışın bekleyişi mi, onu bulup buluşturmalı.
Hep Milli Mücadele yıllarının efsanevi günlerini hayallerdim. O
günü, o yüzbinlerin gününü yıllandırır ve birkaç vilayete devşirirsek
Kuva-yı Milliye olur sanırım. Arada tek fark bu seferki, sabırlı,
yüzü gergin ve mana yüklü, içinden konuşuyor... Geçen seferki
sabırsız, dışından konuşacak kadar yangın ve gözleri şimşekliydi. Her
iki seferde de, bir önce ve bir sonrada da parıltısı var gözlerinin...
Kalabalığın içindekileri sonraları görseniz şaşırırdınız. Onlar o
gün öyle değillerdi. O gün Allahlı ve imanlıydılar. O gün kalabalık
deryaydı ve kir tutmuyordu. Kiri, arı duru, berrak ve parlak
ediyordu. O gün kalabalık günlerce konuşarak, temsilciler,
düzenbazlar, şarlatanlar, münafıklar, sahte kahramanlar seçerek, daha
doğrusu seçiyorum zannederek hareket etmemişti. O gün kalabalık
kahramanına kahraman demekte devam edecek ve asıl ben kahramanlığımı
senelerdir bir defa olsun göstereceğim demişti. Onun için o gün
yalnız kalabalık vardı. Bir anda, nedense, bir anda son senelerin
bütün yalancıları bir bir aklımdan geçtiler. Aklın fitnesi onları
tekrar kalabalığa hakim olmak küstahlığı içinde görmek istedi.
Kalabalığın onları ezmesini, onları toprağa yapıştırmasını aklımdan
geçiriyordum. Fakat kalabalık öyle yapmadı. Aziz toprağını korudu ve
onu kirletmedi. O toprağa sırası geldikçe kalabalığın dostları
girecekti. Kahramanı, evliyası, delisi, sazlı-sazsız şairleri, abalı-
abasız dervişleri gireceklerdi. Kalabalık bereket dolu toprağının
asil döllerini, mübarek köklerini incitmedi, onları kırmadı.
Kalabalığın uyarıcı tarafları sabah güneşine, kuşların sesine
benzemiyor. Siz gözlerinizi oğuşturarak ve gerinerek uyanırsınız. o
beyninizde, ense kökünüzden ve kalbinizden uyandırıyor. Artık gaflete
varamazsınız.
....................
...Binlerce defa kütlenin ruhuna, imanına mugayir meselelerde
kütlenin ruhu neden dile gelmez, isyan etmez, niçin yalancıların
yüzlerine tükürmez, onları sindirmez diye meraklanırdım. Ben
kalabalığı sabırsız olsun istiyordum. Halbuki o bir kere görünüyor.
Tam, ayan beyan kınından çıkıyor ve kılıçtan keskince oluyor. İşte o
zaman, yazılan, konuşulan, hançereler patlayarak bağırılan şeylerin
yalan olduğunu anlıyorsunuz. Kalabalık kendi derdini kalabalığa
söyletiyor. Kalabalık ağızlılara değil. Şeytansız kalabalık!
İğvaların, şehvetlerin ötesindeki kalabalık! İyilik ve sükun içinde,
şiir dolu kalabalık! Meleklere eşit ve insan-ı kamil kalabalık.
Nutuksuz ve cilasız kalabalık! O gün ben ağızlarda yalnız dua ve
ilahi gördüm. Kimsenin üstünde bayramlık, seyranlık yoktu ama, içleri
birörnekti. Saf, temiz ve lekesizdi. Kimse kalabalıkta cebini
gözetmiyordu. Çalınacak şeyi kalmamıştı. Göğüsleri şerha şerha olmuş,
imanlı bağırları yağmalanmıştı. Kalp gözleri açılmıştı. Yüzyılların
ardından dost yunus bağırıyordu: '' Ballar balını buldum kovanım
yağma olsun '' diye ünleniyordu. '' Kastım budur şehre varam '' diyen
kasdını, kavlini tutmuş şehre varmıştı. Şehri uyarmıştı.
Bayrağa, ayet i kerimelere sarılmış birşey vardı omuzlarda. Bu
omuzlara sahtekârların ayakları değimemişti. Bu insanlar
omuzlayacakları şeyi biliyor, onun için senelerdir onu ak-pak
tutuyorlardı...
Artık kalabalık hoca idi! O öğretiyordu. Kendi dağıldıktan sonra
kafaları ellerinin arasında bu büyük sırrın tefekkürüne dalanlar ilk
derslerini o gün aldılar. Hep bir ağızdan, hep bir gönülden, bir ve
beraber, -İkra' bi ismi rabbike- ''Allah'ın ismi ile oku''
dediler...''
Serdengeçti, Mayıs 1950
(İstanbul Yayınları'ndan çıkan Dostluk Üzerine isimli eserden iktibas)
Not: Fethi Bey'in bu güzel yazısını gönderme nezaketinde bulan Yasin Doğan
kardeşime çok teşekkür ediyorum. Allah kendisinden razı ve memnun olsun.
Bu arada Fethi Bey için yayımlanan iki kitaba da "derin kitap" bölümünden
bakabilirsiniz.
İlgili bağlantı: http://derinedebiyat.blogcu.com/derin+kitap/
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!