"KENDİ NİŞANIMA GİDEMEDİM"

 

Söyleşi: Mahmut Bıyıklı

 

Yazarlığının 50. Yılını Kutlayan Usta Yazar Rasim ÖZDENÖREN ve  muhterem eşi Ayşe ÖZDENÖREN’le Evliliklerini Mutluluklarını, Hayata Dair Uzun Yürüyüşlerini Konuştuk:

 

Evliliğiniz nasıl oldu? Nasıl tanıştınız efendim? Kimler vesile oldu?


Biz görücü usulü evlendik. Uzaktan akrabamızdı zaten Ayşe Hanım. Rahmetli annem Maraş’ta böyle bir ailenin varlığından bahsetti. Memleketteki akrabalarımız aracı kıldık. Görücü usulü dedik ama görmeye bile lüzum hissetmek istemedik. Benim aklıma bir fikir geldi. Bizim birader Alaaddin lisede öğretmendi. Ona, okulda onu görsem olur mu? dedim. O da oranın nöbetçi öğretmeni benim arkadaşım, gidelim, görüşelim dedi. Çağırırız kızı bir şekilde görürsün. Öyle ayaküstü görüşme oldu. Doğrusu kız nasıl görülür, nesine dikkat edilir bildiğim yok, ama şundan kesin eminim hadisi şerifi hatırlıyorum:’Bir kız üç şey için alınır: serveti için, güzelliği için, dini için. ‘Biz dini için tercih edenlerdeniz. Bunu hep aklımda tuttum. Ailede zaten yabancı bir aile değil, tanıdık. Öyle yarım yamalak görmeyle tercih ettik.


Evlendiğinizde kaç yaşındaydınız?


Ben bayağı kartlaşmıştım. 1969’da ben 29 yaşındaydım. Hanım o tarihte küçüktü, 1955 doğumlu 14 yaşında oluyor.


İlk gördüğünüzde neler hissettiniz? O an içinizde bir ışık görüp tamam bu benim kısmetim dediniz mi?


Yani ışık mışık hiçbir şey doğmadı. Ne ışık ne de moda tabirle elektriklenme olmadı. Biz sadece hadisi şerifin bize tavsiye ettiği istikamette karar verdik ve icra ettik.


Hadisi şerife uyarak mutluluğa kavuştunuz.


Hamd olsun yani hayatımın her döneminde Hamd edecek bir evliliğimiz oldu. Tabi ki aile içi ufak tefek tartışmalar, kavgalar gürültüler oldu ama benim kanaatim en asgari düzeydeydi. Bu da bir anlamda evliliğin güzellikleri...


Ayşe Hanım, siz ne hissettiniz Rasim Bey’i görünce?


AÖ:Bende bir şey hissetmedim. Evliliği düşünmüyordum. Okumayı istiyordum. Kısmet işte…


Bir yazarın eşi olmanın size yükleri oldu mu? Bir yazarla evli olmak nasıl bir duygu, ne gibi güzellikleri ve zorlukları var?


AÖ:Zorlukları zaman olarak yazıya daha çok vakit ayırması gerekiyor. Biz de aile olarak ondan evin bazı sorumluluklarını alıyoruz. O da o sorumluluklarla meşgul olacağına yazıyla edebiyatla meşgul oluyor. Onu almadığımız zaman hayatı zorlaşır. Tabi ki bir yazarla evli olmanın güzel yanları da var. Hamdolsun bize güzel bakmayı güzel görmeyi nasip etti rabbim.


Bazı yazarların eşleri, eşlerini yazdıkları kitaplardan kıskanıyorlar. Sizinde öyle Rasim Bey’e kitapları bırak, pikniğe gidelim, alışverişe gidelim, gezelim dediğiniz anlar olur mu?


AÖ:Yok olmadı. Kendisine de sorabilirsiniz. Öyle bir şey olmadı.


Üstadım, Ayşe Hanım size bırak okumayı yazmayı gezmelere gideceğiz deseydi ne yapardınız.


(Gülerek)Bir süre direndi ama bizim direnişimiz daha baskın oldu her halde.


İlk çocuğunuz ne zaman oldu, neler hissettiniz.


1969 nişanlandık. Ben 29, Ayşe Hanım 14 yaşındaydı. Fakat benim yurt dışı görevim vardı. İki yıl yurt dışında kaldım. 1971 yılında Türkiye’ye geldim. Dolayısıyla evlilik biraz gecikti. Aslında isabetli de oldu. 73 yılında ilk çocuk dünyaya geldi. O zaman da ben askerdeydim. Bursa’da Yedek subay okulundaydım. Bana izin vermediler. O dönemde ne doğuma gelebildim ne de çocuğu görmeye. Ben kırk günlükken gördüm oğlumu. Şubat ayında doğdu. Mart başlarında da kıta hizmetlerine gidiyoruz. Şırnak’a çıkmıştı, asli görevimiz. O arada Maraş’a uğrayıp göreve gittik. Ömer Ümran’ı ilk defa görmüş olduk.


Ömer Ümran ismini kim verdi?


Aslında ben Erkam olmasını istiyordum. Hz Erkam’a izafeten ama askerdeki arkadaşlar dedi ki bu isim Erkam olmaktan çıkar Erkan’a dönüşür. O zaman öngörmediğimiz isim ortaya çıkıyordu. Bu da benim aklıma yattı. Ömer adını Nuri Pakdil söylemişti. Onun hatırına öyle dedik. Sonra dayımın hanımı da Ümran ismini çok sevdiğini söyledi. Öbür ismi de Ümran oldu.


Ayşe Hanım, Çocuk olduktan sonra ailede ne değişimler oldu? Muhabbet nasıl oldu?


AÖ:Yani öyle bir dönemdi ki asker yolu bekliyorduk. Daha çok Rasim Bey için zordu herhalde o dönem şubede askerlik yapıyordu. Ben çocukla haşır neşir olarak asker yolu bekledim.


Daha sonra kaç çocuğunuz oldu?


1.5 yıl sonra bir çocuğumuz daha oldu. Onun adı da Merve. Adını Ayşe Hanımın babası koydu. O tarihte Merve ismi bir tek Peyami Safa’nın oğlunda vardı. Soyadı Safa olunca adını Merve koydu. Bizim kızın Merve olma nedeni hacı dedesinin rüyasında Merve adını görmesiydi.


Nuri Pakdil düğününüze geldi mi?


Gelmedi. Çünkü düğün olmadı. Maraş’ta şerbet içilir, söz kesilirdi. Söz kesme diye bir şey yapıldı. Söz kesme mayıs ayının sonundaydı. Ağustosta nişanım oldu. Nişan benim gıyabımda yapıldı. Benim annem babam gittiler, yüzüğü taktılar. Ben memuriyetten izin alamadım. Kendi nişanıma da gidemedim. Onlar bana nişan yüzüğü getirdi. Ben Ayşe Hanımı doğru dürüst görmeden birkaç ay sonra yurt dışına, Amerika’ya gittim. İki sene orada kaldım.


Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır derler, bu söze inanıyor musunuz?


Ayşe Hanım çok fedakâr bir insan. Feragat sahibi. Kendi sağlığından önce, bizim sağlımızı dert edinen fedakar bir hanımefendi. Sırf benim için değil, komşular, akrabalar, annesi babası içinde aynı fedakârlığı gösterir. Bizim ev Ankara’da ama Maraş’tan gelen misafirlerle dolar, taşar. Bunların çoğu hastane ziyaretçileridir. Senenin dörtte biri bu tür hasta bakımıyla geçer. Onların hastaneye yatırılması, gelinip gidilmesi, ziyaret edilmesi.Ben telefonla gerekli irtibatları kurarım Ayşe Hanım da onların bakımıyla ilgilenir. Onlara refakat etmek de Ayşe hanıma düşer. Sırf benim için katlandığı fedakarlığı söylemeye gerek yok zaten. Başkaları için böyle fedakarlığı olan birinin kendi aile efradına yaptığı fedakarlığı daha fazla olur tabi ki


Ayşe Hanım ben daha önce de duydum çok misafiriniz olduğunu. Hiç şikayet etmediniz mi, bu kadar misafirleri nasıl ağırlayacağım diye?


AÖ:Yok ben hiç şikayet etmedim. Misafirleri çok severim. Evin bereketinin arttığına inanırım. Onları ağırlamaktan büyük keyif alırım. Misafirlerle aramızda öyle bir sevgi bağı oluşuyor ki misafir gidince ev bomboş, ıssız kalıyor gibi oluyor.


Misafiri nasıl ağırlarsınız?


AÖ:Elimizden geldiğince, gönlümüzce rahat ettirmeye çalışıyoruz. İnşaallah onlarda onlarda bizden razı olmuşlardır.


Bugün usta bir yazar olmanızda Ayşe Hanımın katkıları neler oldu?


Tabi öyle bir ortam hazırlamasaydı, bizde böyle rahat edemezdik. Evlenmeden önce yazılarımızı kahvehanede yazardık. Aşağı yukarı 30 yıl önce başladık. 15-16 yaşında yazmaya başladım. Lise dönemini bir kenara bırakırsak yıllarca kahve müdavimi olduk. Gerçi ben ondan da şikayetçi değilim de . O da bir tür alışkanlık getiriyor. Kalabalık, gürültü, bir hengâme getiriyor ama beni fazla ırgalamaz. Yazmaya başlayınca dünyayla irtibatım kesilir. Kendimi fanusun içine konmuş gibi hissederim. Kahvehaneden kurtulma nedenim Ayşe Hanımdır. Gerçi evlenince de ev dışı hayatımda devam etti.. Mavera Dergisindeki çalışmam olsun arkadaş çalışmalarım olsun bunlar uzun yıllar devam ettiği için bizim gecemiz gündüzümüz birbirine karışmıştı. Tabiri caizse içmeden sarhoş gezen insanlar gibiydik. Bu edebiyat dergisi çıkardığımız sıralarda böyleydi. Mavera dergisini çıkartmaya başladığımız zamanda bu gece hayatı bazen dışarıda bazen ev içinde devam etti. Böyle sabahlara kadar çalıştığımı biliyorum. İş üreterek geçirdik. Evimiz bir nevi büro şeklindeydi. Şimdi de öyledir.


O zamanlar Nuri Pakdil yönlendirmez miydi? Hadi Rasim evine git, evinde bekleyen var, diye.


O tam tersine eve gitmemizi arzu etmezdi. Bizde onu kırmak istemezdik. Bizler edebiyat dergisi tatile girdikten sonra bir süre evde kaldık. Biz evimizin olduğunu o zaman anladık, evli olduğumuzun bilincine vardık. 76 yılında edebiyat dergisi tatile girdi. Ondan sonra 76’nın aralık ayında Mavera dergisiyle beraber bizim hem dışarı hem ev hayatı beraber yürüdü. Gide gide zamanla evcilleşmeye başladım. Şimdi de işte tam tersine döndü evden dışarı çıkmaz olduk.


Evden dışarı çıkmama nedeniniz torunlardan dolayı mı yoksa eski çevrenin kaybolmasından dolayı mı?


Çeşitli faktörler var. Alaaddin Ankara’dan ayrıldı, Balıkesir’e gitti. Balıkesir bizim için gurbetti.Çok ayrı bir hikayesi var. O oraya gitti rahmetli oldu. Akif 2000 yılında rahmetli oldu. Erdem Beyazıt Ankara’ya yerleşti. Nuri Pakdil dergiyi kapattı, kendi posasına çekildi. Dolayısıyla benim Ankara’da bu yazı çiziyle ilgili irtibat kurduğumuz arkadaşlarımızın tamamı bir biçimde ortadan çekilmiş oldular. Yeni Şafak gazetesinde 1995’ten bu yana orayla bir irtibatımız var. Oraya da yazılarımızı faksla göndermek istemiyorduk. Çünkü haftada 1-2 defa gazetenin bürosuna uğrama imkanımız oluyordu, bilgisayarla aramız yoktu. Bir şekilde bilgisayarla tanıştık. Ondan sonra gazeteye uğramayı çok istememe rağmen 3-4 yıldan bu yana oraya da uğrayamaz olduk. Yazıyı maille gönderiyoruz. Yeni Dünya dergisine de yazılarımızı faksla gönderiyorduk ama şimdi iletişimi internetle hallediyoruz. Bu arada bazı hastalıklar geçirdim. Doktorumuz belin ağrıdığında hemen yatağına sırtüstü uzan dedi. Ağrı geçinceye kadar istirahat et diye tavsiyede bulundu. Evimiz geniş bir ev sayılmaz. Normal bir apartman dairesi, salonda kitaplar var, dolayısıyla hanımın kendi misafirlerini ağırlayacağı yer çok dar. Bizde oraya gitsek alan iyice daralacak, kaldı ki demin söylediğim sebepten dolayı bize bir yatak kenarında çalışma ortamını tavsiye etmişti. Yattığımız odayı çalışma odası haline getirdik. Yatak filan kitap dolu. Yattığımız oda da yazıyorum. Bilgisayarın etrafı, yatağın etrafı, kitap duvarı halinde. Hanım yatak odasına bir kitap rafı almıştı. 5-6 gözlü. oralar kitap doldu velhasıl oda da kıpırdayacak yer kalmadı.


Ayşe Hanım bu kadar kitap ne işe yarayacak dediğiniz oluyor mu? Birazını atsak ya da bir kütüphaneye versek dediğiniz oluyor mu?


AÖ:Yani bazen daralınca, zaman zaman söylüyorum. Ben kendi açımdan bakmıyorum da. Rasim Bey’e sıkıntı vermesin diye söylüyorum. İşe yarar yaramaz açısından, istediği gibi gönlüne göre bir çalışma ortamı olsun diye söylüyorum.


Rasim Bey’in hangi kitaplarını okudunuz?


AÖ:Ben çok kitap okumam. Daha çok Kuran-ı Kerim okurum.Yasin-i Şerif okurum.Gelip gidenimiz çok olduğu için ancak onlarla ilgileniyorum. O yüzden kitaplara ayırmaya pak vaktim kalmıyor. Rasim Beyin kitaplarını değil de yazılarını okuyorum. Dergi ve gazetede yazı çıkınca bakarım okurum.


Rasim Bey hangi yemekleri sever, yemekleri ayırt eder mi?


AÖ:Et yemeğini sever, damak zevki gayet iyi.


Siz yemekleri kendi zevkinizle mi yoksa Rasim Hocanın zevkine göre mi yaparsınız?


AÖ:Ona göre yapıyorum.


Yazılarınızı yazarken Ayşe Hanımın görüşünü alır mısınız?


Ayşe Hanım Benim ne yazdığımı bilmez, benim için o bir şans yani. Ben yazı yazarken yazılarımın birileri tarafından okunduğunu bilirsem rahatsız olurum.Yayımlandıktan sonra okunabilir.Hatta gıyabımda okunsa bile beni çok rahatsız eder. Yanımda bahsedilmesi, yazdığımın bilinmesi beni rahatsız eder. Ayşe Hanım daha çok Kuran-ı Kerim, dua kitapları okur. Her zaman hatim okumak üzere K. Kerim olur elinde. Sabahleyin namazdan sonra ben çoğu zaman yatarım ama Ayşe Hanım kendi kitaplarını okumaya devam eder.


Bazen kitap okurken yazı yazarken dolup da Ayşe Hanıma yazıları okuma isteğiniz oldu mu?


Onu fiziksel değil de manen yaparım. Şurası iyi olmuş mu diye sorarım. Cevabı da hayalen alırım.


Evlikten sonra Ayşe Hanım’a hiç şiir okudunuz mu? Öykü ithaf ettiğiniz oldu mu?


Şimdi açıktan açığa söyleme lüzumu da olmuyor açıkcası. Biz çoğu zaman sizinle konuştuğuz şeyleri de birbirimize söylemeyiz. Söylemeden anlarız. Yeniden dile getirmeye gerek yok. Belki güzel bir şeydir ama onda da bende de utangaçlık var.


Rasim Bey sinirli olduğunda ne yaparsınız? Nasıl yatıştırırsınız?


AÖ:Prensip olarak o sinirli olunca hiç konuşmam. Cevap vermem genellikle. Zaten 5 dakika sonra siniri geçer.


Rasim Bey siz ne yaparsınız?


Onun bağırıp çağırmasına ses çıkartmam. Böylece kavga gürültü olmaz. Eskiden 1-2 gün söz orucu tuttuğumuz olurdu.


Peki bugünkü evlilere ne tavsiye edersiniz.


Sabır ve şükür tavsiye diyorum. Senin ona saygın onun da sana saygısı olduktan sonra bu iş yoluna giriyor.


Hocam siz ne tavsiye edersiniz?


Ben şunu tavsiye ederim. Eşler kendi aralarında olan problemleri, mutlaka kendi aralarında çözmeli. Anne baba dahil kardeşe bile hiç kimseye söylememeli. Kendi aralarında çözmeli. Problemin dışarı aksettirilmesi çözüme değil çözülmez hale getiriyor.


Sizin çocukların evliliği de mi sizin ki gibi oldu?


Bizim gelinimiz yok. Kızımız da görücü usulü evlendi. İnşallah gelin de nasip olur, hayırlısıyla.

 

Torun sevgisiyle evlat sevgisi farklı diyorlar. Torun evlattan daha sevimli geliyor insana deniliyor. Sizce de öyle mi?


Bana göre farklı değil. Çocuk doğduğunda baba hızlıdır. Tam çalışma dönemidir. Çocuğu tam sevemiyor. Ama torun oluca vakit çok olunca sevdiği tam yansıtıyor. Acaba ondan mıdır? Böyle şeyleri bende işitiyorum. Yalnız bende öyle değil. Ama ben çocuklarımın karşısında torunlarımı gördüğümde çıkardığım hiçbir dilde karşılığı olmayan sesleri çıkarmadım.


Hangi oyunları oynuyorsunuz?


Öyle belli oyunlarımız yok. Onlar beni kendi icat ettikleri oyunlara katarlarsa katılıyorum. Yoksa meşguliyetim bana yetiyor. Oynamaya fırsat olmuyor. Mesela Ahmet evin içinde koşuşturmaca oynamak ister. Omzuma binmek ister. Fakat omuzum çok dayanıklı değil o tür beden faaliyeti gerektiren oyunlara çok yaklaşmam. Belli kilodan fazlasını taşıyamam dolayısıyla onları ayakta taşıyamam. Otururken kucağıma alıyorum bu da onları sıkıyor. Hareketsiz durmak sıkıyor onları.


Siz uzak bir yere gittiğinizde ya da gurbette iken en çok neyi özlersiniz?


Çalışma mekânımı özlerim.


Günde ne kadar çalışırsınız? Hangi saatlerde yazmayı seversiniz?


16 saati buluyor. Yazmanın saati yok benim için. Aklıma geldiği zaman yazarım. Gecesi gündüzü yok bunun.


Siz yazıyı yazıp masaya bıraktınız ve Ayşe Hanım yazıyı okudu ve beğenmedi ne yaparsınız?


Yeniden yazarım.


Ayşe Hanımı iki kelimeyle anlatın desem hangi kelimeleri kullanırsınız?


Cömert ve fedakâr


Ayşe Hanım siz Rasim Bey’i hangi kelimelerle anlatırsınız?


AÖ:Kendisi de çok cömert çok fedakâr ve yufka yürekli saygın bir insan.


Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim.


Biz de size teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dileriz.

 

[Yeni Dünya dergisi Aralık 2006]

Yorum (3) Yorum yaz!

ELEŞTİRMEN RASİM ÖZDENÖREN

 

Said Yavuz

 

Yazar, bir kitabında eleştirmecinin değerinden söz açarken şunları söyler: “Yazarın değerini yazdığı yazıya bakarak ölçeriz. Eleştirmecinin değerini de beğendiği yazara bakarak. Bir bakıma, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim durumu...”(1) Bu yazının bulunduğu Yazı, İmge ve Gerçeklik kitabında yazıya dair kaleme aldığı eleştiri-denemelerinde 16 kez (evet saydım) Dostoyevski’nin adını ve ardından ikinci olarak da 10’a yakın yerde Faulkner’in adını anıyor. Sanırım bu, onun beğenisine dair bize bir ipucu veriyor.  Ama konumuz bu değil.


Kendisiyle yapılan bir söyleşide(2), 18 yaşında kaleme alıp bir dergide yayımladığı Sanatı Düşünmek adlı yazısında, sanata, edebiyata bakış açısının oluştuğu, temel taşlara daha o zamanlar vardığı, bu yazının elli yıllık yazı hayatının bir çekirdeğini yansıttığı dile getirildikten sonra şöyle bir soru sorulur yazara: “Bir sanatçıdaki bu tutarlılık, bu çelişmezlik size de ürkütücü gelmiyor mu?” Rasim Özdenören’in bu soruya verdiği cevap bize hikaye ve denemelerinin niteliği hususunda çok önemli ipuçları veriyor. Bu uzun soru karşısında yazar şöyle der: “Bilmiyorum, normal değil mi?” Mizah mı var burada, saflık, yoksa mütevazilik mi? Hiçbiri değil. Tam da yazarın kendisi var bu cevapta. Ben burada Dostoyevski kahramanlarının soğukluğunu görüyorum. Sıcaklığını bahis konusu etmeyi o denli iğreti bulan bir karakter. Ama o soğukluk içinde dile gelmeyen bir hasbilik de hemen anında göze çarpmaz mı o roman kahramanlarında. Şu an ki konumuz bu da değil.


Yazdıklarından, cevaplarından yazarın ruhunun dehlizlerine uzanmak. Lakin bu yönünü konuşmayacağız. Bütün öykü uğraşıları dışında yazdıklarına baktığımızda yelpazesi geniş bir kalemle karşı karşıya bulunduğumuz açık. Biz burada edebiyat alanında oylumlu eleştirileri üzerinde durarak onun eleştirmen yönünü söz konusu edeceğiz. Onun eleştiri niteliğindeki yazılarına baktığımızda daha ziyade kişi eksenli bir eleştiri yerine fikir eksenli bir eleştiri biçimini benimsediğini görüyoruz. Eleştiri ahlakı günümüz dedikodu edebiyatının çok üstünde seyrediyor. Biz burada kimlerden yola çıkarak nelere değindiği hususuna bakmak istiyoruz. Hangi isimleri ciddiye aldığını ve kimlerle polemiğe girdiğini görmek. Böylece onun üslubundan öte bir yere varılmasını arzuladık. İsimler üzerine konuşmaktan bu kadar uzak duran bir yazarın damarına basıldığı noktalar nelerdir? Şunu belirtmek gerekir ki Rasim Beyin kıvrak yazı üslubu, misal ve mesellerle konuyu irdeleme tarzı, bu gibi yazılarında daha ayan beyandır. Yazarın hikaye kahramanlarında görülen soğukkanlılık, eleştiri yazılarında da göze çarpıyor. Cümleler haykırmıyor, öylesine yere basıyor ki, eleştirideki bu sessizlik ve vakar eleştirilene bir haykırı durumu bırakmıyor, onu kendi fikirleriyle boğuşacak duruma getirdiğinde ıslık çalarak oradan uzaklaşıyor. Değinmeden geçemeyeceğimiz şeylerden biri de bahis konusu edilen yazarın cevap verme, açıklama, söz söyleme ihtiyacı duyduğu konuların sadece bir kısmının burada zikredildiğidir.


Bir konuşmasında (oturum) (3) , mizaçların değişmezliği üzerine söylediklerine karşı Gerçek dergisinde Osman Selçuk’tan bir eleştiri gelir. Eleştirmen şöyle bir soru ile sürdürür eleştirisini:  “Hz. Ömer’in kız çocuğunu diri diri gömme karakteri Müslüman olunca hangi kılıfa büründü?” ve ardından şunları söyler: “İnsanlarda çok köklü, inkılap niteliğinde değişimler olmaktadır.” Bunun üzerine Özdenören, Hz. Ömer’in kurulu düzene bağlılığı nedeniyle bu işi yaptığını, bunun bir canilik olmadığını, çünkü cinayet kastıyla bu fiilin gerçekleşmediğini, toplumsal bir zorunlulukla işlendiğini ifade ederek cevap verir bu yargıya.  “Kafasında dine dair şüphe olduğunu izhar eden Ebu Süfyan’ın boynunu vurmak için ruhsat isteyen Ömer’le, cahiliye döneminde Allah Rasülü’nün boynunu vurmak isteyen aynı Ömer’dir.” Mizaçların değişik kültür ortamlarına göre değişmediğini ancak değişik kültür ortamlarının aynı mizaçlara değişik davranış biçimleri kazandırdığını ifade ediyor. (Bu örneğinin bir benzerini İsmet Özel, Kırk Hadis kitabında yine bu konu üzerinde bir hadisi açıklarken kullanmıştır.) (4) 


Rasim Özdenören’in en çok konuşulan eleştirisi Cemil Meriç’e yönelttikleridir. Meriç, Gerçek dergisinde yayımlanan bir konuşmasında insan tabiatını işleyen psikoloji vb. ilimlerin geliştikten sonra romanın da sahasını kaybedeceğini ve öleceğini ilan eder. İlan eder diyoruz çünkü onun üslubu bir ilandır. Bunun üzerine Özdenören, ‘romanın insan tabiatını incelemek gibi bir fonksiyonu bulunmadığın, sadece insan tabiatını sergilediğini’ söyler. Böylece romanın uğraşacağı alanın ortadan kalkması diye bir şey olamayacağını sarih bir şekilde dile getirir. Rasim beyin buradaki üslubu okurlarının hiç de alışık olmadığı türdendir. Cemil Meriç’in iddia ettiği şeylerin ne denli temelsiz olduğunu ifade ederken daha alaysı bir dil kullanır. “Roman, sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu, psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alır” savı karşısında da artık dayanamaz: “ Bu da, teyzemin sakalı olsa idi dayım olurdu türünden bir mantık.” Romanın o alanları işgal ettiğini düşünen yazara karşı haklı olarak tersini niçin düşünmediğini sorar. Romanı hafifseyip sedire uzanarak, sigara ya da kahve içerek okunan bir tür olarak gören Meriç’e karşı, sigara içmediği halde roman okuyan bulunduğunu, böylelerini tanıdığını, tasvir edilen pozisyonda sosyoloji, tarih gibi bilimlerin de okunmasının yasak olmadığını iğneleyici bir dille anlatır. 10 bölümden oluşan yazı 1979’da yayımlanır. Daha sonra alındığı Ruhun Malzemeleri kitabına yazının hemen akabine Üzüldüm, Cemil Meriç’i Kırmışım başlıkla bir şerh düşme ihtiyacı duyar Rasim Bey, Jurnal 2’de karşılaştığı bir sitem cümlesinden hareketle. Üstattan gizli bir iş yapmadıkları halde sadece kendi görüşlerini bildirmiş olmalarından üstadın habersiz olmasına üzüldüğünü beyan eden dip notta, romanla ilgili Kırkambar’da eleştiriye konu olan bölümlerin bulunmadığını ancak bunların Gerçek Dergisinde yayımlandığını söyler. Ve eleştiri sonrasında da Cemil Meriç’ten böyle bir konuşmayı yalanlayan herhangi bir bilgi gelmediğini izah eder. Cemil Meriç’in iltifata bu kadar susuz olduğunu bilemediğini, üzüleceğini bilseydi kesinlikle böyle bir yazıyı yazmayacağını da ilave eder. Onun kültür tarihimizdeki haklı yerini teslim eden Özdenören, roman hakkındaki kanaatlerini aynen koruduğunu lakin Kırkambar’daki Cemil Meriç’ in de aynı görüşleri taşıdığını yazar.  (5)


Yazarın yüklendiği isimlerden biri de Enis Batur. Oluşum dergisinde yayınlanan Kıvılcım başlıklı bir yazısına karşı. Avrupa yazınlarının ciddi bir değişime uğradığını ve bunların öykünün ölüm duyurusunu yayınladıklarını söyleyen Batur, Tanzimat döneminden sonra geniş ölçüde batı yazınlarının dümen suyuna giren Türk yazınında aynı başkalaşım görülmedi, diyor. Yazıyı baştan sona muğlaklıkla suçlayan Rasim Özdenören, “Batı, kendi doğal evrimini tamamlarken Türk toplumu zorlama bir değişimin içine itilmiştir. Yani Türk toplumu batı ile özdeş sorunlara sahip değil ki aynı başkalaşımı geçirmesi beklensin.” şeklinde cevap veriyor Batur’a. Batur’un ‘1950- 60 arası şiirinin hikayenin olanaklarından yararlandı’ iddiasını da doğru bulmuyor. Şiirin o dönemki çıkışını ( İkinci Yeni Şiiri) hikaye ile açıklamanın yanlışlığını vurguluyor. Rasim Bey aksine hikayede görülen başkalaşımın İkinci Yeninin getirdiği hava ile oluştuğunu söylüyor. Bir temellendirmeden yoksun diye nitelediği yazıda kendisinin beslendiği isimleri veren Batur’a, onlardan hiç etkilenmediğini, onlarla yollarının ayrı olduğunu ifade ediyor. Hikaye üstüne başlıklı yazısını da Batur’un sarih olmasını dileyerek bitiriyor. (6)


Müslümanlara sağ diyen bir eleştirmene karşı: (Yazko Edebiyat, Kör Dövüşü, Hasan Bülent Kahraman) “Bu deyimlere batının kullandığı anlamı ve içeriği yüklüyor. Böylece, Müslümanları da rahatlıkla sağ dediği kesimin içine sokuveriyor. Ona göre sağ dünü savunmaktır, sol yarını savunmak... oysa Müslümanlar, bu anlamda sağın da solun da dışındadırlar. Onlar için anlamlı olan deyimler, kafir ve mümin deyimleridir.” Kahraman’ın İslamcı edebiyat ile ilgili değerlendirmelerini eleştiren Özdenören, yargısında ideolojik faktörün rol oynadığını ifade ediyor. Mavera ekibinin öyküleri için, yavan, kuru, kunt tanımlamalarını kullanan Kahraman’a karşı bunun kendi kafasındaki fanteziler olduğu eleştirisini getiriyor Özdenören: “Bizim hakkımızda kafasında oluşturduğu bazı fantezilere dayanarak, üstelik bizim yorumlama yetisinden yoksun olduğumuzu belirten kınayıcı bir ön yargı ile bakmış bize.” Kendileri için gelenekçi tabirini kullanan yazara karşı söyledikleri genel anlamda Türkiye’de gelenekçilik kavramına dair kesinlikle düşülmemesi gereken bir tuzağı bozar niteliktedir: “Bizim gelenek anlayışımızın Batı’da kullanılan anlamdan farklı olduğunu söylemiştim. Batıda gelenekçilik, öteki yüzüyle bakıldığında tutuculukla eş anlamlıdır. Giderek “konformizme” dönüşen, statükocu bir anlayışı belirler. Oysa biz konformizmi de, statükoculuğu da, ‘reactionism’i de bütünüyle ve kökten reddediyoruz.” Solun yarını savunduğunu söylediği Kahraman’a yazarımızın tepkisi serttir. Solun yarını savunmasının sanıldığı gibi ilerici bir tutumdan kaynaklanmadığını aksine ütopik bünyesinden kaynaklandığını söyleyen Özdenören, gerçeklerin bütünüyle dışında yer alan solun çaresizlik içinde muhayyel bir yarına sarılmaktan başka yol bulamadığını dile getiriyor. (7)


R. Özdenören’in en kıvrak eleştirilerinin belki de en başında Ücük Devrimi Üzerine başlıklı yazısı gelir. Kültür bakanlığının yayın organı olan Ulusal Kültür dergisinin Harf devrimini ele aldığı sayısını ince ve küçümseyici bir dille eleştirir. Eski Türkçe’den alınan ve o dergide böylece kullanılan ve harf anlamına gelen ücük kelimesini çok sevdiğini söyler. Ve yazı boyunca da harf yerine ücük kelimesini kullanır. Yazarın daha sonra yazdıkları arasında harf yerine ücük kelimesini kullandığını görmedik. Burada yazar, Azra Erhat’ın ‘ücük devriminin kökeninde çoğulcu demokrasi yatar’ görüşünü irdeliyor. Çinliler, Japonlar ve Arapların ücüğünü değiştirmedikleri için çoğulcu demokrasiye geçemediklerini iddia ediyor Erhat. Rasim Beyin hiçbir şey katmadan bunları direk alıntılamasında da bir hinlik var tabi. Bunlar hiç eklemesiz kendi başına da komik şeyler de ondan. İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar ücük devrimini yapmadıkları halde çoğulcu demokrasiye geçmişlermiş çünkü onlar bu savın dışında yer alıyorlarmış. İstisnalar kaideyi bozmadığı için Erhat’ın bu görüşü yine de yerinde imiş. Ne istisna! Dergiden Rasim Bey oklarına hedef olan diğer kişi Eser Gürson. Çok yahşi (ifade R.Ö’nün) temeller üzerine bina ettiği yazısında ücük devriminin gerekçelerini şöyle sırlamış: “1. Ülkede okuma yazmanın kolaylaştırılması. 2. Türk diline kişiliğini kazandırmak. 3. Doğulu kültürlerle diyalogu kesmek.” R. Özdenören bilimsel kapasitesinin çok düşük olduğunu söyleyerek bunca şeye cevap veremeyeceğini belirtiyor. “Gürson, ilkokulda okuduklarını hiç unutmamış anlaşılan” diye de eklemeden edemiyor. Nasıl etsin ki! “Velhasıl çok istifadeli şeyler var bu Ulusal Kültür dergisinde. Okudukça insanın kültürü artıyor ve de kafası çalışmaya başlıyor.” (8)


Rasim beyin eleştirilerinden meşhur edebiyat profesörü Mehmet Kaplan da nasibini almıştır. Kaplan Şiir Tahlilleri isimli hacimli kitabında erdem Bayazıt’ın Güneşçağ Savaşçıları başlıklı şiirini tenkit etmiş ve şairini Yunusların, Mevlanaların yoluna ihanet etmekle suçlamıştı. Rasim Bey’in Erdem Bayazıt yerine kendisinin bu eleştiriye karşılık vermesi de onun dergicilik ve koro anlayışını bir bakıma yansıtır niteliktedir. Akif İnan’ın İslam sanatçısının her yazdığının islami sayılması gereğini yansıtan görüşlerine karşı geldiği yazısında (“Farz edelim ki eser sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz, o zaman eserin İslami mi değil mi olduğunu nasıl anlayacağız?” aynı konuya Köpekçe Düşünceler’e aldığı bir yazısında da değinir (9). Bu kez karşısında Orhan Okay da vardır.) toplumsal ve siyasal şartlara bakışın değiştiğini bu yüzden Erdem Bayazıt’ın divan edebiyatı bakış açısıyla olaylara bakmasının mümkün olmadığını, mevcut şartlara, dünyanın hali hazır gidişatlarına karşı müslümanca tavrını Kaplan’ın anlayamadığını, Marksistlerin tutumuyla Bayazıt’ın tutumunu karıştırdığını yazar. “ Ona, geçmiş çağların müslüman sanatçısı böyle yapıyordu, sen de böyle yapmalısın demek, çağından kaçmayı öğütlemekten başka ne anlama gelir.” (10)


Edebiyatın milli şefi Nurullah Ataç’ın eleştirmenliği üzerine de kalem oynatan Rasim Özdenören onun yazdıklarının deneme veya söyleşi türüne girebileceğini, eleştiri için temellendirme ve kıstastan yoksun olduğunu örneklerle izah ediyor. Ataç’ın beğendim ya da beğenmedim ifadelerinin keyfi bir tutumun göstergesi olduğunu, bir şiir eleştirisinde ölçütün hiçbir zaman insanın için açması ya da açmaması olamayacağını vurguladığı yazısını Peyami Safa’nın, “tenkide ait eserleri, şahıslar ve metinler üzerinde monografileri, sistematik olmasa bile mütecanis fikirleri olmayan bir muharrire eleştirmeci sıfatı verilemez.” yargısı ile sürdüren yazar, Ataç’ın değerlendirmelerinde nesnel ölçütler kullanmadığı için bir eleştirmenden beklenilen hususiyetleri de barındırmadığını ortaya koyuyor. (11)
‘Şiirin mantığı ile gerçek dünyanın mantığı karıştırıldığında doğacak vahim ve gülünç hataları’ irdeleyen yazısında ise Rasim Bey, o günlerin önemli eleştirmeni Hüseyin Cöntürk’e yükleniyor. 1960’lı yıllarda yazdığı bir yazıda Sezai Karakoç’un Sesler şiirindeki “aslanların ağlaması” ifadesini eleştirerek aslanların ağlayamayacağını dile getiren Cöntürk’ e karşı Necip Fazıl’ın başından geçmiş bir hadise ile cevap verir. Necip Fazıl’a Serseri adlı şiiri nedeniyle, şiirde kendi kendisini serserilikle itham ettiği için İnönü’nün avukatı tarafından dava açılmış. Buradan hareketle yazarımız şunları söylüyor. “Halbuki sanat eserinde dile getirilmiş olgular, nesnel karşılığını kendi reel dünyamızda değil, fakat imgelem dünyamızda araştırmak anlam taşıyacaktır. Yoksa buna benzer vahim ve gülünç hadiseler yaşanacaktır” (12)


Yazarın Ruhun Malzemeleri’nin ikinci baskısına yazdığı önsözde şöyle bir ifade var: “Genç arkadaşlarla ilgili eleştiriler de bu kitap da yer almalıydı, fakat yazık ki onları yazmayı aklımdan geçirmiş olmama rağmen fırsat bulup yazamadım.”  Gerçekten isimler üzerine konuşmakta bu kadar ketum olan bir yazarın son dönem şiiri ve hikayesi ile ilgili daha çok değiniler, eleştiriler yazmasının büyük bir toz bulutunun kapladığı edebiyatımızı daha görünür kılacağında kuşku yok. Mesela, yeni öykücülerle ilgili tek tek, seksen sonrası şiirle ilgili neler düşündüğünü, şiir ödüllerinin geldiği noktayı, şiirin geri çekilip çekilmediğini, çekilmişse nereye çekildiğini anlatmasını istemek, bizim hakkımızdır sanıyorum. Romanlardaki patlamayı, dergilerdeki bu curcunayı, Müslüman kesimdeki gruplaşma eğilimini nasıl yorumluyor? Üç mektep dergisinde de çok aktif rol almış bir yazar olarak günümüz dergilerinde görülmeyen bu durumu nasıl açıklıyor? Bunun yol açtığı tahribat nedir? Kimlere niçin ümit besliyor? Kardeşi gibi o da bir dergide gençlere yön verici okumalar yapmayı düşünmüyor mu?

 

Dipnotlar


1. Eleştirmecinin Değeri, sf 180, Yazı, İmge ve Gerçeklik.
2. Kaşgar, Sayı 20, Rasim Özdenörenle söyleşi, C. Karal, Ö. Erdem
3. 4 Şubat 1979, Türkiye Yazarlar Birliği, Çarpılmışlar öykü kitabı üzerine oturum.
4. Eskimo Niçin Böyle Yapar, sf 123, Ruhun Malzemeleri
5. Roman Ne Zaman Ölür, sf 127, Ruhun Malzemeleri
6. Hikâye üstüne, sf 156, Ruhun Malzemeleri
7. Niçin Kör Dövüşü, sf 238, Ruhun Malzemeleri
8. Ücük Devrimi Üzerine, sf 259, Ruhun Malzemeleri
9. Bir Edebiyatın Kimliğini Belirlemek, sf 65, Köpekçe Düşünceler
10. Malzemelerin Ruhu, sf 39, Ruhun Malzemeleri
11. Eleştirmeciden Beklenen, sf  83, Köpekçe Düşünceler
12. Aslanlar Ağlar mı, sf 106, Ruhun Malzemeleri

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÜNAH

 

 

Yeryüzü günahkârların vatanıdır. Günahsız olanlar, dünyaya hiç

gelmeyenlerdir. Rabbin huzuruna aslında günahsızlıkla değil, günahlarımızdan temizlene temizlene gidiyoruz. Fazilet, dünyaya günahsız gelip, buradan günahsız gitmek değil, günahlarından temizlenmesini bilmektir. Ebediliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvî en muhteşem vasıtalarını kullananlardır. Günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır.
 
Günah nedir? Kimi güneşe tapmamıza günah diyor, kimi secdeye yatmamaya günah diyor. Kiminde günah düşman kanı dökmemek, kiminde ise hayvan etini yemektir. Kimi kurban boğazlamamaya günah der, kimi de bir karıncayı incitmede günah bulur. Kiminde kibir günahtır; kiminde kibrin heykeli bir varlığa tapmamak günah olur.
Bunların aslı nedir? Bütün bu tezatlı inanışların iç yüzü aranırsa tezattan kurtulmak kabil olacaktır. Zira bütün bu günah unsurları hep birer yoldur, vasıtadır, usuldür. Bunlar günaha götürücü yollardır. Günahın kendisi ise bunların ötesinde, gayesinde pusu kurmuş beklemektedir. O nedir, o asıl günah?
     
Asıl günah bütün bu kötü vasıtaların gayesi olan günah, hayvan olan bir ten kafesinden fırlayıp insanlığa doğru hamleler yapan varlığımızın insanlıktan hayvanlığa dönmek isteyişidir. Dünya hayatı bir yolculuktur. İnsan ruh sahibi oluşu ile, hayvan olan bedeninin üstünde hakimiyet kurmuştur ve bedenin ihtiraslarına hükmetmektedir. Ruhun da bir gayesi var: O, Allah'a götüren yolculuk, ruhun zaferle dolu yürüyüşüdür, onun ebediyet ülkesinde fetihleridir.
 
Bu yolculukta bir ricat, her geriye dönüş, hatta bazen yerinde uzun bir duraklayış da günahtır. Günah böylece ruhtan bedene, maddeye doğru bizi çeviren hareketin vasfıdır. Daima ileri gidiş, kendinde bir insan taşıyan ruhun tabii hareketi, geriye dönüşse onun günah işleyişidir. Madde olan ve maddenin ihtiraslarına sahip bulunan bedenden ruha ve onun eliyle Allah'a doğru gidiş fazilettir, hayırdır. Ebediliğe ulaştırıcıdır. Bu yolculukta bedeni sığınmak iştiyakıyla gerileyiş, Allah'tan kaçma, ruhunu terk etme ve bedenine teslim olma günahtır. Bu hareketin geniş bir tekniği vardır ve ondan günahın bir çok şekilleri doğmaktadır. Kendi ruh kuvvetine inanmamak günah olduğu gibi, başkasının ruh hamlesini kırıcı hareketler de günahtır. Allah'a götürücü yolculukta gayeyi karartan ve bu yolda yürüyenlerin yolunu şaşırtan hareket günah olduğu gibi, kendi ruh kuvvetimizi felce uğratan imansızlık da günahtır.
Evet yeis günahtır, ümit ibadettir. Daima ileri götüren yolları tanımak ve tanıtmak en büyük sevap sayılır, bu sebepten ilim ibadetlerin başında bulunur.
 
İnsan sonsuzluk yolunun yolcusudur, Allah'ı ancak o bulacaktır. Onun bu yürüyüşünü engellemekten daha büyük günah olur mu? Başkalarının ruh kuvvetini, ümit ve imanını felce uğratan, hatta zedeleyen bütün hareketlerimiz günahtır. İnsanı tahkir günah, günahı teşhir ise sade bir günah işlemekten daha günahtır.
     
Sarhoş veya sefih insan günah işliyor, çünkü kendi ruhunun hamlesini durduruyor. Ancak onun bu günahı, günahların affedilmez, temizlenemez olanı değildir. Ondan daha ağır günah, Hak yolunda yürüyenlerin yürüyüşünü engelleyen hareketlerdir, onları bu yolculukta hareketsiz, dermansız bırakan ruhlarına çevrilmiş suikastlardır. Ruha bir sille olan hareket, onu arkadan vurmak demek olan dedikodu, Hakkın yolunu şaşırtacak olan bir yalan ve fitne, ruhları zehirleyen haset ve onu büsbütün felce uğratıcı olan günahı teşhir, Allah yolcularını hep bir mabede doldurup yakmak manası gelen zulüm, büyük günahlardır. Bu hücumlara uğrayan insanın ümitleri, imanı ve bütün ruh kuvvetleri yıkılmıştır. Hakkı götürecek takati yoktur. Bunların hepsi de insana zulüm teşkil eden günahlardır.
     
Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. İnsanda insanlığı telef ettirir. Günahlarımızın pek çoğu, belki de hepsi ondan doğmaktadır. Bu günah kendisine nüfuz ettiği, tahakküm ettiği, idare ettiği insanı gerçek varlığından ayırır. Zekâ ile birleşir: Gururdan saltanatlar kurar. Hislerle anlaşır: Hasetten ve hileden kılıçlar kuşanır. İradeye bağlanır. İmanı boğar. Tahakküm ettiği varlığı etle tenin eşiğine kadar götürüp bırakır da kurtardığına inandırır. İnsanı insanlığı içinde helâk eder.
     
Bu günah, bu hiç affı olmayan ve insanlık içinde bulaşıcı bir hastalık halinde dolaşan bu ifrit günah ne cinayettir ne de şehvet. Bu günah, bu tedavisi kabil olmayan ruh afeti, en büyük düşmanımız o: Nefsine karşı samimiyetsizlik.
    
Bizzat kendi kendisiyle karşılaşmayan ruh, ruh afetlerinin en fecisine uğratılmıştır. Samimiyetsiz insan, samimi olmadığını bilseydi, belki kurtulurdu. Fakat o kendi içinden şaşırtılmıştır. Muzafferdir, varlıklıdır, kuvvetlidir, akıllıdır. O neden korksun! Zira en büyük ve asıl düşman kendi varlığında, kendi nefsinde pusu kuran yabancı varlıktır. İşte bu meşum yabancı, onun muvaffakiyetidir, kuvvetidir, aklıdır, akıl sandığı gafletidir. Lakin sonunda anlayacak. Bir büyük sadme onu sarsacak varlığından kıyamet koparırsa muvaffakiyet, kuvvet, akıl denen o yabancılar tahtından devrilirse o zaman anlar belki. Bu günahın sahipleri ekseriye mağrur başlardır. Kimi adam taşlar, şeytan taşlıyorum diye. Kimi ülkeler yıkar, fetihler yaptım diye. Kimi şeytana tapar, ibadet olsun diye. Fatihleri, abitleri ve daha ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden işte odur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh felcine alim de uğrar, zabit de uğrar. Kuvvetli de zayıf da o çukura yuvarlanır ve hepsi orada kendini kaybeder. İnsanlar hep bu bataklıkta birbirlerini kaybederler.

İnsanlığın helâk olduğu zaman işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez.


[Var olmak - Nurettin Topçu]


Önemli:

Nurettin Topçu'yla henüz tanışmamış arkadaşlara acilen ve önemine binâen

"Var Olmak"  kitabını tavsiye ediyoruz. Ayrıca Topçu'nun bütün eserleri

Dergâh yayınları tarafından basıldı, bilginize...

Yorum (yok) Yorum yaz!

BENLİK

 
"Bir ben vardır bende benden içeri"
                                                     Yunus Emre 
        
S
ırtımızda sanki ağır bir yükle dünyaya geliyoruz. Sanki adımlarımızı
köstekleyen bir zincir var. Yolumuzun üstünde bir biri ardı sıra sıralanan
hedeflere doğru içimizden itilirken belirsiz şüphelerimiz, korkularımız da var.
İşte bu sırtımızdaki yük, ayaklarımızdaki zincir, bu şüpheler!. Korkular, bizi
dünyada karşılayan yaşamak korkusudur. Bütün bu engellere rağmen
bunların hepsine göğüs veren "var olmak iradesi" hayata söz veriyor.
Bütün tehlikeleri göze alarak "ben varım" diyor. Benliğin aleme kendini
bu ihbarı bir ihtar gibidir. Bunda "işte ben geliyorum, sen benim istediğim
gibi olacaksın" diyen bir şiddet şeklidir. İnsan, var olmak iradesini henüz
hayatı hücrenin için de yaşarken, hürriyetini kazanmıştır. Benlik, kendi
kendisini idrak ettiği anda bu idraki sade kendini bilmekten ibaret değildir.
Onda hem bilmek hem de istediği gibi olabilmek kudreti vardır. Yani hem
kendini bilir, hem de kendinin hür olduğunu bilir. Ancak bu hürriyet, var
olmak iradesinin şuur halinde gözükmesidir. İşte bu var olmak iradesidir ki
zaruri olarak içerisine atıldığı bir dünyada çeşit çeşit engelleri yenerek
ilerler. Ve varlıkları kendine mâl etmek ister, yani o, her adımında daha
fazla var olmak ister. Benliğimiz büyür, sessiz bir ırmakken bir çağlayan,
bir şelâle, coşkun bir nehir olur. Önce sadece var olma isterken, sonunda
her şeye sahip olmak ister.
 
Bizde ilk olan bu hayati benlik. Kendini başka benliklere karşı koyar,
yaşamak için başkasını yaşatmamak hırsındadır. Sade eşyayı ve varlıkları
değil, hatta kâinatı kendi benliğine katmak ister ve bu, kendisi için derece
derece zaruret haline gelir. İnsanın içinde doymaz bir canavar peyda olur.
Bu canavar, zekâyı peşine takınca zaptolunmaz bir kuvvettir. Harp ediyor,
teknik yaratıyor, serveti kazanıyor, fetihler yapıyor, insanları esir ediyor.
 
Benliğin en büyük zafer alâmeti ve bayrağı gururdur. İnsan gururu, sade
büyük ve beyinsiz saadet sahiplerinde bulunan bir nesne değildir. Hepimizde
bulunan, mesleğimizde, aile hayatımızda, otoritemizde, bilgimizde ve
dehamızda bile dalgalanan, bu kubbenin altında tüten, neşeli tebessümlere
kadar sinmiş bulunan zehirli bir iksirdir. O, var olmak iradesinin çocuğudur.
İnsan onunla mesut yaşar ve onunla zehirlenir. Gençlik gururludur, benliği
geçiş ümit ufuklarına yayıldığı için kavi olan, hakim olan gururudur. Benlikleri
çiğnemeye muktedir bir benliğin sahibi olduğu için en büyük mağrurlar,
hükümdarlar, hakimler, zalimler ve fahişeler değil midir? Bunların hepsinde
benlik, başka benlikleri imha kudretini kendinde bulduğu için kendine inanıyor
var olmak iradesi sonunda insanda başkalarına imha kuvveti oluyor.
Böylelikle insan acayip bir dilem karşısında bulunuyor: Yaşama için var olmak
iradesini kullandı, var olunca da başkalarının varlığına musallat oluyor.
Başka bir deyişle: Hakkımızdı, varlığı istedik, varlığı elde edince başka
varlıkları yok etmek istiyoruz.

İkisinden birini fedaya imkân yok. Ne yapacağız? Şüphe yok ki insanın
saadet sandığı sarhoşluğu benliğindeki azametten taştığı gibi mezara
kadar kendisi ile beraber götürdüğü bedbahtlığı da bu benlik yüzündendir.
Her hadise de varlıkla yokluk arasındaki mesafenin hiçliği, bize sefaletimizin
ihtarı oluyor. İnsan sefaleti ile çarpıştıracak yerde sefaletini yalnızca alarak
onu terennüm etmesini bilmelidir. Böylelikle elde edilen sabır, en güzel ve
kurtarıcı sanattır. Kuvvet olan, parti olan, kin ve hile olan, desise ve riya
olan gururun hayranlığı ile mest olan insan, sefaletinin son basamağındadır.
Artık ona saadet yoktur. Ve bu yüzden benliği canavarlaştırmıştır.
     
Düşmanlık iki canavar benliğinin çarpışmasıdır. Cinsi iştihaya bağlı
kıskançlık, yine benliğin canavarlaşmasıdır. Servet hırsı da esasında aynı
cinstendir. Muvaffakiyet müsabaka, harp hep saadet ümidini kaybeden
benliklerin canavarlaşıp şahlanmasıdır.
     
İnsan olan benlik sayesinde, yani şuur ve hürriyetimizin birlikte
çalışmaları ile bir büyük kapının ta eşiğine ulaşıyoruz. Bu kapıyı açabilen
orada bir başka benlik buluyor. Sonsuzluktan bize sunulan bu ilahi emanet
sayesinde azaptan kurtulmak, murada ermek, varlığı sevmek kabil oluyor.
Sonu olan varlıkların aleminde sonsuzluğun muradına erdiren bu ilahi
emanet elde edildikten sonra, insanın sanatı eski hayati benliğini teşkil eden
hırsların, tahakküm zevklerinin heveslerin ve iştihaların birer birer terk oluyor.
 
Var olmak iradesi ile kucakladığı aleme ve bu alemin varlıklarını terk eden
insanın bu sanatı, zamanla kedinde tabii hal oluyor. Bu oluğunluk halinde
kıskançlıkları ve hevesleri tahakkümleri ve hasetleri terk ediyoruz. Lüksten
ve iştihalardan uzaklaşıyoruz. Neşeyi ve kederi unutuyoruz. Yalnız ilahi
neşeden haz duyuyoruz. Bize ben dedirten ne varsa, şehvet, şöhret diye
ne varsa hepsini terk ediyoruz.

Sade göğsümüzdeki kalbin çarpıntısına minnetle ve varlık karşısında
duyduğumuz hayretle baş başa kalıyoruz. Benlik dediğimiz var olmayacak
olan bir şeyin fazla varlığından minnettar ve bütün varlıklara hizmetkâr
olarak yaşamak bizde şevk oluyor. Kalbimize sık sık soruyoruz: daha ben de
ne varsa söyle terk edeyim?
          
Varlık canavar benlikten tamamen boşalınca her şeyi sevebiliyor.
Kendinin olmayan bir şeyi kullanır gibi varlığa minnettar oluyor. Kendine bir
fenalık yapanı affetmek, ona doyulmaz bir sevdanın tadını getiriyor. Bir
musibete uğradığında sabretmek, onda hayati dalganın akışı kadar tabii
oluyor. Gerçek saadet yolundaki insanın her adımı, yeni bir ülke kazanma
hareketi değildir, belki kendi ülkelerinden bir kısmını daha terk edip çekilme
hareketidir. Bunda zafer, elinde kendinin olan ne varsa terk edebilmektedir.
Bir makaradan çekilen iplik gibi bütün dünya emellerini, aleme ait bütün
istekleri kendinden ayırıp koşarak terk edebilen insan mesuttur. Varlığının
son huzmesi olan hayatı bile sırası geldiği anda "al emanetini" diyerek
sahibine neşe içinde teslim etmesini bilen, ancak yaşanmaya değer bir
hayatın sahibi sayılır. Emelsiz insan zayıftır diyeceksiniz? Asla, bedbaht
mıdır dersiniz? Hayır. Asıl o gönlünü ve bütün varlığını sonsuzluğa bağladığı,
ilahi vaadin sonsuzluğunda mesut yaşadığı için hepimizden ziyade mesuttur
ve sonu olan mahdut alemin kuvvetlerini bırakarak sonsuzluğun kuvvetine
bağlandığı için hepimizden daha kuvvetlidir. Ondaki yeis ve hüsran bitmeyen
kuvvetin adı imandır.
     
Bizden bir şey istemediği için kini ile hasedi yoktur. Bizim hırslarımızla
iştihalarımızın bağlandığı fani ve sefil unsurlara, bizdeki aczin ifadesi olan
huzur ile istirahata bile ihtiyacı olmadığından bizimle paylaşacak, onu bize
rakip yapacak ortada hiçbir şey yoktur. Onun varlığı en büyük kuvvet,
duası en büyük kuvvet, hareketi ise sonsuzluğa denk manevi bir tahakküm
oluyor. Filozof Bergson, bu kuvvetin sahibi olan Velilerden bahsederken
şöyle söylüyor: "Onlar, arkalarından gitmek için bizi zorlamıyorlar. Bizden bir
şey istemiyorlar. Öyle iken halk onları takip ediyor. zira onların bizzat varlığı
bir çağırıştır."
     
İptidai insanlık beden sporları ile gençliğini yetiştiriyordu. Daha sonra
sirklerle arenaların vahşi kahkahaları arasında gladyatörler veya vahşi
kaplanlar alkışlandı. Hıristiyan ve İslam terbiyesi genç nesilleri, iptidai
benlikten kurtarıp ilahi benliğe kavuşturduktan sonra yine benliğine irca
etti. Tribünlerde kol ve bacak maharetleri alkışlamaktan kollar kopuyor.
Her yerde benliklerden taşan naralar beyinleri ürpertiyor. Beden sporları ile
beden zevkleri ruh sporları ile ruh hayatlarına sanki son vermek istiyor.
İnsanlık sarhoştur. Kolay kolay kendine gelmeyecek kadar sarhoş. Onu
kendine getirecek hareket, temenni edelim ki insanlığın tarihinde daima
görüldüğü gibi, bir büyük bela, büyük bir musibet olmasın.  
 
[Var olmak - Nurettin Topçu]

Yorum (1) Yorum yaz!

NURETTİN TOPÇU

 

 

Nurettin Topçu, isyan ahlakına dayalı hürriyet anlayışı ve bu anlayışın temel doktrini hareket felsefesi ile mesuliyetini müdrik gençliğin bir filozof aradığında karşısına çıkan orijinal bir Türk düşünürüdür.


Türkiye’deki yönetici elitin ortaya koyduğu uygulama, fikrî yönden gelişmeyi tıkamış durumdayken; Nurettin Topçu, Fransa’da Blondel’in hareket felsefesinden yararlanarak Batı’yı tahlil eder, arkasından da çalışmasına başlar.


Eğer Türk düşünce tarihinden bahsedilecek olursak, onun en başında gelenlerden biri de hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Şaşaadan, debdebeden, gösterişten uzak yaşadı ve hiçbir zaman kalabalıklara güvenmedi. Fikriyatını kendine bir ikbal sağlamak için yansıtmadı.
1909’da İstanbul’da doğan Nurettin Topçu, Erzurumlu Topçuzâde Ahmet Efendi’nin oğludur. Annesi Fatma Hanım ise Eğinli’dir. Çok eski ve köklü bir kültür muhiti bulunan Eğin’in Nurettin Topçu’nun ruh dünyasında önemli bir yeri vardır. İstanbul’da büyüyen Topçu, hep ana yurduna olan hasretle yaşamıştır.


Erzurum ile İstanbul arasında canlı hayvan ticareti yapan babası Ahmet Efendi’nin işleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulur, artık Çemberlitaş’ta sıradan bir kasap olarak ticarî hayatını sürdürmeye başlar.


Türkiye’de başlayacak olan zor günler Topçu’nun düşüncesinde olumlu yankı bırakır. Bu arada henüz ilkokulda okuduğu yıllarda yabancı okullara tavır alan Nurettin Topçu, Vefa İdadîsi’ni (ortaokul) birincilikle bitirdikten sonra İstanbul Lisesi’ne kaydolur. Burada felsefeye merak saran Topçu, daha iyi bir eğitim için Avrupa’ya gitmek gerektiğine inanır; bunun için de burs için girişimde bulunur, kazanarak Fransa’ya gider. Burada Maurice Blondel, Remzi Oğuz Arık ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile tanışır. Bu üç fikir ve bilim adamının Topçu’nun fikriyatının şekillenmesinde önemli rolleri vardır. Ünlü Fransız filozofu Blondel’in hareket felsefesi Topçu’nun da Türkiye’de çıkardığı derginin adı olacak ve Topçu Anadolu’ya has milliyetçilik nazariyesini ve yerli hareket düşüncesini ona dayandıracaktır.
Bu arada Fransa’da çeşitli fikir kulüplerine devam eden Topçu, buradaki Türk ve Fransız düşünürlerle ilişkiler kurar. Üniversite tahsilini tamamlayan Topçu, Sorboune’da doktora yapmaya başlar. Bu üniversitedeki ilk doktora programını tamamlamış Türk öğrenci Topçu’dur. Bunun için yapılan törenlerde ne istediği sorulunca o, okulun gönderine Türk bayrağının çekilmesini istemiştir.
 
Öğretmenliği


Vatanına ve milletine ziyadesiyle bağlı olan Topçu, Fransa’dan Türkiye’ye gelince Galatasaray Lisesi’nde Felsefe öğretmeni olarak göreve başlar. Daha ilk öğretmenliğinde eğitim sistemimizdeki temel bozukluk hocayı harcayacaktır. Adam kayırmacılık, hatırı sayılan bir öğrenciye aşırı müsamaha, diğer öğretmenlerden beklendiği gibi Topçu’dan da beklenir. Bu duruma müsbet yaklaşmayan Topçu Hoca, İzmir’e sürülür. Sürgün haberi en mutlu anında kendine haber verilir.


Topçu, İzmir’de öğretmenliğinin dördüncü yılında dergi çıkarmaya başlar. Derginin adı Hareket’tir. 1939’da yayınlanan dergi ile Nurettin Topçu, artık resmî çevrelerin sürekli izlediği, sorguladığı mahfil ve kalem olacaktır.


Artık mimlenmiş bir öğretmen olan Topçu, ne yazık ki, Türkiye’ye verebileceği çok zengin fikirlerini dar bir çevrede tutmak zorunda kalmıştır. İzmir’den Denizli’ye sürgün edilen Hoca, orada Said Nursi ile tanışır.


 Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Topçu Hoca, sırasıyla Haydarpaşa Lisesi, Robert Koleji, Vefa Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır.
Sadece öğretmenlik yapmakla yetinmeyen Topçu, aynı zamanda kendisi “mektep insan” konumundadır. Çıkardığı dergi ve ortaya koyduğu fikirler bir çok kimse tarafından paylaşılmaya başlar. Aynı zamanda Bergson üzerine yazdığı tezle de üniversitede Hilmi Ziya Ülken’in doçenti olur.
 
Hareket dergisi ve Topçu


Nurettin Topçu, hareket felsefesini ve Anadolucu fikirlerini işlediği Hareket Dergisi’ni fasılalarla 1939-1947, 1947-1949, 1952-1953 yılları arasında; 1966 yılından itibaren de düzenli olarak vefatına kadar çıkarmıştır. Milliyetçiler Derneği’nde aktif cemiyetçilik yapan, 1961’de AP’nin kuruluşunda aktif rol alan ve Konya’dan milletvekili adayı olan Topçu, 1966’dan itibaren fazla geniş olmayan bir kadro ile Hareket Dergisi’ne ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar Anadolucu bu genç kadro ile mütevazı bir mahfil oluşturmuştur.

Topçu hakkında bilimsel bir araştırma yapan Prof. Süleyman Seyfi Öğün, Topçu’nun bu dergi ile entelektüel sağın öncüsü olduğunu belirtmektedir.


Buradan yetişen çok sayıda insanın yanı sıra başlıca şu isimleri zikredebiliriz: Cemil Meriç, Orhan Okay, Ahmet Debbağoğlu, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan vs.
 
Sona doğru Topçu


Nurettin Topçu’nun son yılları dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir. Hareket çevresi onu bir hoca, bilge ve pîr gibi görür. Ölümünden sonra yazılanlar bunu göstermektedir. Bunu, düşünceleri kadar, mütevazı ve ilkeli hayatına borçludur. Polemiklere girmeyen, etkili ve ateşli kalemi de bu saygıda rol oynamaktadır. Kişiliğine ilişkin, ağabeyi Hayrettin Topçu şunları söylemekte: “Verdiği karardan kolay kolay dönmezdi. İradesi sağlamdı. İbadetini gizli yapmaya gayret ederdi. Eşyaya kıymet vermezdi. Zoraki elbise alır, zoraki yeni ayakkabı giyerdi.”


Ayrıca yakın dostlarından İsmail Dayı da son yıllarıyla ilgili şu husustan bahseder: “Emekli olduktan sonra, acaba Bursa’daki küçük camilerden birinde bir vazife istesem, ömrümün sonuna kadar orada kalsam kabul ederler mi? diye sormuştu.”


Aday olduğu Konya’dan seçilemeyen Topçu, yapılan kongrede Milliyetçiler Derneği’nden de ayrılır.

 

1974’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. Emekliliğinden bir müddet sonra rahatsızlandı. Geçici sanılan bu hâl, yaşlılığın ve tıbbın ileri sürdüğü bahanelerle birlikte, emekli olduktan sekiz ay sonra bu büyük idealist muallim Nurettin Topçu vefat etti.


Her türlü gösterişten ve alayişten uzak, nümayişi sevmeyen, hem Batı’yı, hem de milletini, Anadolu’yu tanıyan Nurettin Topçu, bu vesile ile de Türk gençliğine sağlıklı bir Türk düşüncesi bırakmıştır.
 
Eserleri


1- İsyan Ahlakı, 2- Yarınki Türkiye, 3- Ahlak Nizamı, 4- Türkiye’nin Maarif Davası, 5- Var Olmak, 6- İslam ve İnsan / Mevlana ve Tasavvuf, 7- İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi, 8- Bergson, 9- Kültür ve Medeniyet, 10- Mehmet Akif, 11- Büyük Fetih, 12- Taşralı.

 

[M.Çetin Baydar]

Yorum (yok) Yorum yaz!